12 Years A Slave

12 Years A Slave

İngiliz yönetmen Steve McQueen'den mühür niteliğinde bir film.

Blue is the Warmest Colour

Blue is the Warmest Colour

Abdellatif Kechiche'den 2013'ün en çarpıcı başyapıtı.

film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak, 2014

71. Altın Küre Ödül Töreni | Tahminlerim

Gecenin Sunucuları Tina Fey ve Amy Poehler 
Yer yer "Oscar'ın Habercisi" başlığı altında, yılın ilk majör ödül töreni olmanın verdiği haklı gurur ile Sinema ve TV dalında ödüllerini dağıtan Hollywood Yabancı Basın Birliği (HFPA), nam-ı diğer Altın Küreler, yarın sabaha karşı TSİ 3.00 da sahiplerini bulacak. Geçen senenin büyük siyasi kampanya başarısı örneği Argo'nun uzun bir süre sonra Oscar - Altın Küre birlikteliğini sağladığı geceden sonra, bu yılki törende bu birliktelik kırılacak gibi görünüyor (en azından öyle inanmak istiyorum). Oscar'ın en güçlü iki rakibi Gravity ve 12 Years A Slave'in kafa kafaya geleceği ödül töreninde, tahminlerim şöyle: 


Sinema

Gravity


En İyi Film (Drama): Gravity

En İyi Film (Komedi/Müzikal): American Hustle

En İyi Yönetmen: Alfonso Cuaron - Gravity

En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Chiwetel Ejiofor - 12 Years A Slave

En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Cate Blanchett - Blue Jasmine

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal): Bruce Dern - Nebraska

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi/Müzikal): Amy Adams - American Hustle

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto - Dallas Buyers Club

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence - American Hustle

En İyi Senaryo: Her - Spike Jonze

En İyi Orijinal Şarkı: Let It Go - Frozen

En İyi Orijinal Film Müziği: Gravity - Steven Price

En İyi Animasyon: Frozen

Yabancı Dilde En İyi Film: The Great Beauty (İtalya)



TV

Breaking Bad


En İyi Dizi (Drama): Breaking Bad

En İyi Dizi (Komedi/Müzikal): Brooklyn Nine - Nine

En İyi Mini Dizi veya TV Filmi: Behind the Candelabra

En İyi Aktör (Drama): Bryan Cranston - Breaking Bad

En İyi Aktris (Drama): Kerry Washington - Scandal

En İyi Aktör (Komedi/Müzikal): Michael J. Fox -
The Michael J. Fox Show

En İyi Aktris (Komedi/Müzikal): Julia Louis-Dreyfus -
Veep

En İyi Aktör (TV Filmi / Mini Dizi): Michael Douglas -
Behind the Candelabra

En İyi Aktris (TV Filmi / Mini Dizi): Jessica Lange -
American Horror Story: Coven

Yardımcı Rolde En İyi Aktör: Aaron Paul -
Breaking Bad

Yardımcı Rolde En İyi Aktris: Sofia Vergara -
Modern Family





08 Ocak, 2014

2013 BAFTA Adayları

Oscarların habercisi niteliğindeki İngiliz Film ve Televizyon Akademisi, nam-ı diğer BAFTA, adaylarını açıkladı. Gravity'nin 11 dalda üstünlük sergilediği adaylıklarda takipçileri American Hustle ve 12 Years A Slave'in 10'ar adaylıkları bulunmakta. Oyuncu performansları ile 2013 yılının dikkat çeken filmi Dallas Buyers Club, hiçbir dalda adaylık alamayarak şaşırttı. Özellikle Oscar almasına kesin gözle bakılan Jared Leto'nun BAFTA tarafından atlanmış olması, BAFTA'nın Oscar Akademisi ile ikide bir ters düştüğünün bir başka kanıtı oldu. 


Best Film

Nominees:

12 Years a Slave (2013)
American Hustle (2013)
Captain Phillips (2013)
Gravity (2013)
Philomena (2013)

Alexander Korda Award for Outstanding British Film of the Year

Nominees:

Gravity (2013)
Philomena (2013)
Rush (2013/I)

Best Actor

Best Actress

Nominees:

Amy Adams for American Hustle (2013)
Sandra Bullock for Gravity (2013)
Judi Dench for Philomena (2013)

Best Supporting Actor

Nominees:

Daniel Brühl for Rush (2013/I)
Matt Damon for Behind the Candelabra (2013) (TV)

Best Supporting Actress

David Lean Award for Achievement in Direction

Best Screenplay (Original)

Best Production Design

Nominees:

Behind the Candelabra (2013) (TV)
Gravity (2013)

Best Costume Design

Nominees:

Behind the Candelabra (2013) (TV)

Best Make Up/Hair

Best Sound

Nominees:

All Is Lost (2013)
Gravity (2013)
Rush (2013/I)

Best Achievement in Special Visual Effects

Best Animated Feature Film

Nominees:

Frozen (2013/I)

Best Documentary

Outstanding Debut by a British Writer, Director or Producer

Nominees:

Kieran Evans: Kelly + Victoria
Shell (2012/I): Scott Graham

Best Short Animation

07 Ocak, 2014

2013 DGA Adayları

Barkhad Abdi ve Paul Greengrass
Oscar yarışının en kritik ayağı olan Yönetmenler Birliği, adaylarını açıkladı. Listede Spike Jonze ve Coen Kardeşler gibi isimler yok. Onların yerine Paul Greengrass listede. İşte Oscar için en iyi film şansı olan 5 film ve yönetmenleri.

ALFONSO CUARÓN
“Gravity”
(Warner Bros. Pictures)

Mr. Cuarón’s Directorial Team:
·         Unit Production Manager: David Siegel (Arizona Unit)
·         First Assistant Directors: Josh Robertson, Stephen Hagen (Arizona Unit)
·         Second Assistant Director: Ben Howard

This is Mr. Cuarón’s first DGA Award nomination.

PAUL GREENGRASS
“Captain Phillips”
(Columbia Pictures)

Mr. Greengrass’s Directorial Team:
·         Unit Production Managers: Todd Lewis, Gregory Goodman
·         First Assistant Director: Chris Carreras
·         Second Assistant Directors: Nick Shuttleworth, Mark S. Constance

This is Mr. Greengrass’s first DGA Award nomination.

STEVE McQUEEN
“12 Years A Slave”
(Fox Searchlight Pictures)

Mr. McQueen’s Directorial Team:
·         Unit Production Manager: Anthony Katagas
·         First Assistant Director: Doug Torres
·         Second Assistant Director: James Roque Jr.
·         Second Second Assistant Director: Sherman Shelton Jr.
·         Additional Second Assistant Director: Nathan Parker

This is Mr. McQueen’s first DGA Award nomination.

DAVID O. RUSSELL
“American Hustle”
(Columbia Pictures)

Mr. Russell’s Directorial Team:
·         Unit Production Managers: Shea Kammer, Mark Kamine
·         First Assistant Director: Michele ‘Shelley’ Ziegler
·         Second Assistant Director: Xanthus Valan
·         Second Second Assistant Director: Jason Fesel
·         Location Managers: David Velasco, Guy Efrat (New York Unit)

This is Mr. Russell’s second DGA Award nomination.  He was previously nominated in this category for The Fighter in 2010.

MARTIN SCORSESE
“The Wolf of Wall Street”
(Paramount Pictures)

Mr. Scorsese’s Directorial Team:
·         Unit Production Manager: Richard Baratta
·         First Assistant Director: Adam Somner
·         Second Assistant Director: Francisco Oritz
·         Second Second Assistant Director: Jeremy Marks
·         Additional Second Assistant Director: Scott Koche
·         Location Manager: Nils Widboom

12 Years A Slave (2013)


2008 yılı yapımı Hunger ile uzun metraj sinemaya giriş yapan, İngiliz sinemasının yeni medar-ı iftiharı Steve McQueen, ilk uzun metrajından 5 yıl geçmesine rağmen sinema dünyasının dikkatini çekmiş, son yıllarda sinemaya gelmiş en yetenekli yönetmenlerden birisi ilan edilmişti. Cesur ve sert kadrajı, oyuncuları üzerindeki yoğun etkisi ve keskin kalemi ile filmin her bir anını domine edip ayrı bir enfesliğe ulaştırmasını başarabilen McQueen, 2011 yılındaki ilk başyapıtı Shame ile bu nirvanaya 2 sene önce ulaşmıştı zaten. Her yetenekli yönetmenin elbet uğrayacağı duraklardan birisi olan Hollywood pazarı, 20th Century Fox desteği ile McQueen'i de içine aldı ve 2013 yılında sinemalara, 12 Years A Slave adında, Hollywood ve Oscar Akademisi mantalitesine tam anlamıyla uyan bir film ile uğradı. Daha önce izlediğimiz hiçbir "siyahların çektiği acı" filmleri temasının basit ajitasyon matematiğini uygulamadan, daha sert, daha cesur ve McQueen olmanın verdiği yetenek ile daha acıtıcı bir film ile karşı karşıya bırakmış seyircisini yönetmenimiz. 12 Years A Slave, Amerika'nın hala yüzleşmekte ısrar ettiği ve bıkmadığı zenci politikası hakkında değil de, bu işin asıl düsturu olan insanlık politikasına göre çekilmiş, harika bir başyapıt.

12 Years A Slave, Solomon Northup adlı özgür bir siyahi Amerikalı'nın aynı adlı otobiyografisinden uyarlanmış, mockumentary türünde bir film. Bu yüzden azıcık da olsa geçen seneki Lincoln'e benziyor. Ama yönetmen farkı, filmi taşıyan karakterlerin iki uç karakter olması farkı gibi bazı etmenler bu benzerlik ihtimalini elimine ediyor. John Ridley'in uyarladığı hikayede; Northup adlı özgür bir siyahi Amerikalı, çevresi tarafından saygıyla karşılanan bir New York beyefendisi. Kemandaki yeteneğini gören bir ikili, bunu özel bir davete götürerek iş teklif eder. Ama bunlar, siyahileri kandırarak köle tüccarlarına satan iki düzenbazdan başkası değildir. Northup, kendisi tam olarak filmde hatırlayamasa da, tam 12 yıl boyunca beyazların elinde köleye dönüşmüş bir insandan başkası olamayacaktır.

Filmlerin sinopsileri, gerçekten çok yanıltıcı olabiliyor. Çok şükür McQueen gibi bir sinemacının elinden çıktığını bilerek izlemek bir nebze rahatlık verebiliyor. Hikayenin ana hatları, her ne kadar basit bir ajitasyon zenci melodramına çevrilecek iplere sahip olsa da, Ridley ve McQueen'in anlatısı buna izin vermiyor. Kapitalizmin ve feodalitenin hak sahibi olduğu modern demokratik Birleşik Devletler'de, anayasada bulunan "zengin beyazlar, siyahları köle olarak satın alabilir, çalıştırabilir" maddesinin kurbanı olan her bir siyahi Amerikalı, evcil hayvandan bile aşağı duruma sokularak zor, acımasız, öldürücü, yok edici şartlar altında, Tanrı'nın terk ettiği topraklarda birer kukla gibi çalıştırılmakta. Hayatta kalma içgüdüsü ile denileni yapmak zorunda kalan sayısız siyahi insanoğlu, beyazlardan gelecek her türlü zulme, aşağılanmaya, tecavüze, dayağa, sürgüne mahkum olmak zorunda. Ellerindeki prangalar bile onların kendi hususi eşyası değil çünkü. Nefes almak için bile sonsuz çaba ile saatlerce güneşin yakıcı sıcağında çalışmak, çalışma sonrası belirli bir kotayı dolduramadılar mı kırbaçlanmak zorundalar. 

John Ridley'in senaryosu, bazı anlarda kalemini maneviyata doğru oynatabiliyor. Bir avuç insan sürüsünün zencilere yaptığı zulüm karşısında, onların söyleyebilecek hiçbir şeyleri yok -jazz, blues şarkılarından başka. 2013 yılında oynadığı 28939394 karakter ile insanüstü bir varlık olduğunu ispatlayan İngiliz aktör Benedict Cumberbatch'in filmdeki tek iyi kalpli, dindar beyazı oymaması bu gerçekliği değiştirmiyor ne yazık ki. Çünkü "sözde" hukukun bulunduğu toplumda zenciler anayasada pislik muamelesi görüyorlar. Feodalitenin başındaki ağalar onları çalıştırırken gayet hukuki, yasal bir şey yapıyorlar. Sadece tek bir feodal beyazın bu duruma ses çıkarıp sistemi değiştireceğini düşünmemiz de Hollywoodvari oluyor zaten. Ki kısa rolünün sonunda kendi ensesini kurtarmak isteyen bu feodal beyaz, Solomon'u başka bir feodal beyaza satmaktan da gocunmuyor. Bu ve bunun gibi sahneler, maneviyatı, dini, Tanrı'yı, ilahi adaleti sorgulatan çok vurucu sahnelerin hazırlığını yapıyor adeta.

Filmin zirve anı diyebileceğim yeri olan Patsey'nin bir sabun uğruna kırbaçlanma sahnesi, aynı kırbaçları seyircisine de sallamayı başarıyor. Sinir sistemimin çöktüğü ve muhteşem bir plan sekansa el ayak olan bu sahne, oradaki 4 karakterin her birisinin hikayesini boş bırakmadan harika bir anlatı sunuyor (Sahibe, sahip, köle ve köle). Aslında McQueen'in sinemasının karakteristikleri olan "insan doğasının manevi duyguları" orada bir bir açığa çıkıyor. Kıskançlık, korku, acı, masumiyet... Gerçekten harika, enfes bir sahne. Ağlamamak için zor tuttum kendimi -ki tüm amacı da bu zaten sahnenin.

12 Years A Slave'in dönem filmi temasını hakkıyla yerine getiren harika işçiliğinin yanında, artık McQueen filmlerinde alışkın olmamız ve olacağımız anlamına gelen "castı yüceltme" kavramı bir kez daha karşımıza çıkıyor. Sürekli Hollywood'da karakter oyuncusu olarak gördüğümüz yetenekli aktör Chiwetel Ejiofor'un kusursuza ve asla abartıya kaçmayan oyunu, onu senenin en iyi performansları sergisine ilk sıralardan sokmayı başarıyor. Filmin ikinci harikası ve Oscar alması için daha ne yapması gerektiğini kendisinin bile bilmediği Michael Fassbender'ın da Chiwetel Ejiofor'dan kalır yanı yok. Filmin üçüncü ve son harikası Lupita Nyong'o'nun drama oyunculuğunun en zor karakteristiğini ele alan performansı ise gerçekten tüm hissiyatını seyircisine geçirmeyi başarıyor. The Thin Red Line gibi yıldızlar topluluğundan oluşan kadroda, artık her bir filmde görmekten bıktığımız Paul Giamatti, psikopat rolü için doğmuş ruhsuz Paul Dano, borazan gibi sesiyle kendisini 500 metreden fark ettiren Benedict Cumberbatch ve Piret Bit gibi oyuncuların varlığı filmi zengin kılan diğer etmenler.

Filmin bir Haneke filmi kıvamında sinir bozucu olması ama onun gibi mutsuz sonla bitmemesi, çoğu sinemaseveri "neden mutlu son" sorusuna doğru yöneltti pek tabi ki. Ama olabilecek en iyi final yapılmıştı bu hikaye için. Finalinde de söylediği gibi, siyah arka plandaki beyaz yazıların bizlere; bu sadece bir siyahinin dönemin acımasızlığından gördüğü zulmün kısa bir kesiti niteliğindedir. Bu ve bunun gibi olayların bir çoğu yaşanmış, kimse Solomon gibi mutlu sona ulaşamamıştır. Solomon için pekala mutlu bir son mudur ? Kesinlikle hayır. 12 yıl boyunca görmediği zulüm kalmamış ve ailesinden uzakta sürünmüş bir adamın sosyal hayata ve yeniden insan olma bilincine tekrar atılması ne kadar kolay olabilir ki ? 

Artık Amerika'nın yüzleşme hikayelerinden gına gelmişken, böylesine gerçekçi bir film ile tüm bu yüzleşme zırvalıklarına mühür gibi bir cevap yapıştıran Steve McQueen, 2013 yılının en iyi filmlerinden birisini çıkarmış. İnanılmaz bir rüzgar ile neredeyse tüm eleştirmen birliklerinden ödüller alan, Altın Küre'de 7 dalda aday olan, Oscarlar'a da böyle bir napalm ile yürüyecek olan 12 Years A Slave, insanda bulunan vicdan maneviyatı ile izleyecek olanlar için çok sert bir başyapıt. Aynı Haneke filmleri gibi, seyircisi ile interaktif bağını kurmaktan gocunmuyor. Ha bu arada, Hans Zimmer'ın besteleri bana neden Inception'ı hatırlattı sürekli ?

10/10

05 Ocak, 2014

Blue is The Warmest Color (2013)


2013 Cannes Film Festivali'nin en çok konuşulan, tartışılan; cesur ve sert sinema dili ile kısa süre içerisinde festival seyircisinin yüksek beğenisini toplayan, Amerikalı yönetmen Steven Spielberg'ün başkanlığındaki jürinin Palme D'or'u emanet ettiği, Tunuslu yönetmen Abdellatif Keciche'in son harikası, Blue is The Warmest Color. Yapımcısının Fransa için Oscar aday adayı yapmak istememesinden ötürü (ki bu konu hala muallakta) sadece Altın Küre adaylığı ile yetinen nam-ı diğer Adele'in Hikayesi, 2013'ün en önemli sinemasal olaylarından birisi. Hatta şu kadar ileri gidebilirim ki, son yıllarda Palme D'or'u kazanan en iyi film. O kadar cesur, gerçekçi ve derin bir metne sahip. O kadar kaliteli, usta işi işçiliğe sahip. O kadar muazzam iki başrol oyuncusuna sahip. 

2. paragraftan sonra eserin içeriği hakkında -süprizbozanlar- bulunmaktadır.

Adele'in Hikayesi, Amerikalı dağıtımcı firma Sundance Selects'in muazzam kampanyası ile harikulade bir nam-ı diğer ismine sahip olmuş: Mavi En Sıcak Renktir adı altında. Ki filmin "mavi alegorisini" en iyi yansıtan cümle bu olduğu için de, filmin ana fikri niteliğinde diyebilirim. Kaba taslak sinopsisi ve kısa incelemesi şöyle; Adele adında bir kız; Lisede okuyan, Fransa'nın bir banliyösünde çekirdek aile statüsünde yaşayan, her ergenlik çağındaki modern bireyin geçtiği yoldan geçmektedir: Cinsel arayış. Bu konuda çevresinden ve güzelliğinden ötürü onunla ilgilenen erkeklerden etkilenen bir cinsel tercihe sahip, başlarda heteroseksüel bir kız aslında. Ama yaşadığı cinsel deneyim ve hissettiği hazlar açısından homoseksüel bir tercihe sahip olmak istiyor. Bir gün okula gidiş yolunda karşıdan karşıya geçerken kız arkadaşı kolunda olan mavi saçlı bir kadınla karşılaşıyor. İlk görüşte aşk temasını yüzeysel ama etkileyici de olsa yansıtan bu sahnede hissettikleri birden bire değişiyor. Çünkü ilk defa aşık oluyor. Adele'in tüm aşk felsefesini baştan sona değiştiren bu darbenin ardından, Adele artık bir kadına aşık olmuş, toplum tarafından farklı gözle bakılan ve aşağılanan, aslında özgürlüğünü sonuna kadar kullanan bir kız haline geliyor. Ve tüm hikaye, Adele'in gözünden Emma ile olan aşkına doğru kilitlenmeye başlıyor. 



Keciche, Adele'in kadrajından gösterdiği olay örgüsünü tüm sadeliğiyle, gerçekliğiyle ve çarpıcılığıyla müthiş bir biçimde yansıtıyor. Adele'in Emma ile olan ilk bakışmasını, ilk görüşmesini, ilk uzun konuşmasını, ilk cinsel deneyimini, ilk aile ve arkadaş ortamında sosyalleşme - tanışma faslını, ilk aldatmasını, ilk ayrılığını, ilk aşkın aslında olmadığını delillendiren gerçeklikleri... Her bir sahnede Adele'den farklı hissetme tezatlığına düşürmüyor bizleri birkaç sahne dışında. Aşk ile yoğrulan ve hayat tecrübesi kazanıp olgunlaşan bir bireyin en gerçekçi hayat serüvenini 3 saat boyunca, her bir sahnesine derin anlamlar katarak anlatmaya çalışıyor.

Filmin aşk anlatısının yoğunluğunda anlatılan sınıf ayrımları, Adele ile Emma'nın sırasıyla aileleriyle tanışma faslında ortaya çıkıyor ilk defa. Emma'nın ailesi daha burjuva, daha modern bir aile olmasına karşın Adele'in ailesi, banliyö yaşantısının verdiği geri kalmışlığı, muhafazakarlığı üzerinde taşıyor. Emma'nın ailesinin evinde televizyon yokken Adele'in ailesi yemek vakti televizyona kilitleniyor. Emma'nın ailesi daha çok entelektüel bir beyin fırtınası yaşatırken Adele'in ailesi iş - aş - ekmek - emek konuşuyor. Emma'nın ailesi kızının cinsel özgürlüğüne alışmış bir aile olmasına karşın Adele'in ailesi sanki dünyada böyle bir düşünce yokmuşcasına Emma'ya erkek arkadaşını soruyor. Keciche'in 21. yy modern toplumunda modernizasyona uğramış - uğramamış ailelerin tezatlığını verdiği sahneler gerçekten kusursuz -tıpkı filmin tamamına sirayet eden mükemmeliyetçilik gibi.



Aynı alegoriyi Adele'in arkadaş kitlesi - Emma'nın arkadaş kitlesi bölümleriyle de kadrajına büyük büyük alan Keciche, lezbiyenlik ile dalga geçen ve güzel arkadaşlarının seks deneyimleriyle kendini tatmin etmeye çalışan fiziksel ve mental anlamda geri kalmış arkadaş kitlesini Adele'in tarafında; daha çok sanatın her bir dalı hakkında yapılmış eserler ile felsefi düşünceler paylaşan, ayrıldığı erkek arkadaşından hamile kalan bir kadının çocuğuna sahip çıkmasının verdiği olgunluğu gözler önüne seren burjuvaziyi ise Emma'nın tarafında topluyor. Modern toplumun muhafazakar ve kuralcı yapısına darbeler vurmayı asla ihmal etmeyen bir kaleme sahip olan Blue is the Warmest Color, bu yüzden son yıllarda çıkmış en yenilikçi sinema eserlerinden birisi olarak hafızalara kısa sürede kazınıyor, ilgi topluyor, at gözlüğüyle bakanların gözünü fazla tırmalıyor.

Adele ve Emma ikilisinin daha önce karşılaşmadıkları ortamlara girdiklerinde ortama uyum sağlama çabalarını insan doğasının ayak uydurma mantığı ile anlatmaya çalışan Keciche, özellikle Adele'in Emma'nın arkadaşlarına yaptığı servisteki çaresizliğini, ne yapacağını bilemeyip en iyisini yapmaya çalışma çabalarını çok ama çok iyi betimleme becerisine ulaşmış diyebilirim. Aynı Adele, olgunlaşmış bir birey olduğunu mavi elbise giyme alegorisiyle Emma'nın sergisinde sergilerken, aslında her şey rayına oturup Adele için tüm yapboz tamamlanmış hale geliyor. Adele, modern topluma ayak uydurmuş ve aşk acısı denilen şeyi atlatmış bir kadın olarak yoluna emin adımlarla devam ediyor, ayakları yere hiç olmadığı kadar sağlam basıyor. 


Filmin bu harika aşk anlatısında bilindiği gibi 4 farklı bölüm var. Masal - olgunluk - çöküş ve tekrar olgunluk. Bu 4 bölümün hepsini içten içe ve olabildiğince derisine nüfuz ederek yaşayan da tek bir karakter var: Adele. Bu yüzden film -karikatür serisinde olduğu gibi- Emma'nın değil Adele'in Hikayesi. Masal bölümünde; Adele, ilk aşkın verdiği hazzı fiziksel ve ruhsal olarak iliklerine kadar yaşayan, şen şakrak mutlu bir hatun. Olgunluk döneminde; aşkın verdiği toz pembelik ve her yeri kaplamış sisten görünmeyen gerçeklerin, birden bulutların dağılmasıyla ortaya çıkması ve ilişkinin kuma (aşktan) yapılmış temellerinin zarar görmesi. Bu evrede aldatma, yalan söyleme, kendinden ve ilişkisinden emin olamama, başka tenlerde aynı hazzı arama durumları ortaya çıkıyor. Çöküş döneminde ise aşkın resmiyette bittiği, aşk acısının başladığı ve sinir krizlerinin ardı arkası kesilmediği evreler ile karşı karşıya kalıyor Adele. Hatta o kadar çaresiz ve beceriksiz ki, hala bir umut ışığı aramakta Emma'dan -yani ona göre hayatının aşkından. Tekrar olgunluk dönemi, bir nevi ustalık dönemi. Yine "bir umut" diye gidilen Emma'nın resim sergisine, eskisinden daha loş bir ışıkla gidiyor. Ve tam bu anda, artık resmi gazetede de açıklanıyor Adele'in Emma'ya olan aşkının bittiği. Çevresinden gördüğü ilgi ile "bağlanmayacaksın, bana bağlanan çok" mottosunu üzerine yerleştirdikten sonra emin adımlar ile sergiden çıkıyor, sigarasını yakıp uzaklaşıyor. Acemi acemi sergiye giren Adele, usta usta sergiden ayrılıyor. Ve film son buluyor.

Filmin detaycılık ve alt metin işçiliği çok muhteşem olduğu için -aslında bu yazdıklarım bile yetersiz- bir noktadan sonra susup filmi tekrar izlemek veya içine sindirmek istiyor insan. Keciche sinemasıyla ilk tanışmam sonrası aldığım bu gaz ile sinemasına devam edeceğime hiç mi hiç şüphem yok. Cannes jürisinin çok doğru bir tercih yaparak Palme D'or için seçtiği Blue is The Warmest Color, bu yılın hem artistik, hem de realistik usta işi sinema olaylarından birisi. Filmin Amerika'daki festivallerden kayda değer ödüllerle dönmüş olması da ayrı bir mutluluk kaynağı. Sundance Selects'in, harika bir kazanım ve güzellik olan Adèle Exarchopoulos için yaptığı muhteşem Oscar kampanyası, bazı eleştirmen birliklerinden başarıyla döndü. Hani olmaz ya, oldu diyelim, geçen seneki Emmanuele Riva gibi bu seneki Adèle Exarchopoulos adlı güzellik Oscar'a aday oldu. Doğru olur, güzel olur, çok da güzel olur hani. Adele'den bu kadar konuşmuşken Lea Seydoux'nun harika performansını es geçmemek olmaz. 

Kısacası bu yılın tam puanı hak eden, şu ana kadar izlediğim en iyi ikinci film diyebilirim Blue is the Warmest Color'a.  Özgür ve modern toplumun düşüncelerine pranga vuran muhafazakar kitlelerine öncelikle izletilmesi gereken bu aşk hikayesi, tebrik edilesi derecede müthiş, harikulade, muazzam. "Bu kadar kof övgüyü neden yapıyorsun, resmen rezalet, entel filmi, lezbiyen pornosu" diyen dingiller için aksiyon filmleri öneriyordum 4-5 sene önce. Malum o zaman sinema nedir diye soracak olurlarsa "abi Karayip Korsanları çok iyiydi yeaa" diye geçiştiriyordum. Şimdi işler farklı. Sinema pek tabi ki akademik bir sanat değil. Filmlerini akademik yönden allayıp pullayan çakma entel sinemacıların ağır dillerini her zaman eleştirmiş ve yermiş birisi olarak bu film kusursuz bir başyapıt, bunu canı gönülden söyleyebilirim. Ve emin olun ki bu filme "lezbiyen pornosu, zaman kaybı, uykum geldi" gözüyle bakan kardeşlerim bir istatistik olarak dünyadan göçüp gidecekler. Bastırılmış özgürlükleri ile prangalar içerisinde boğulacaklar zük kadar çukurlarında.

10/10