12 Years A Slave

12 Years A Slave

İngiliz yönetmen Steve McQueen'den mühür niteliğinde bir film.

Blue is the Warmest Colour

Blue is the Warmest Colour

Abdellatif Kechiche'den 2013'ün en çarpıcı başyapıtı.

eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ocak, 2014

All is Lost (2013)


İlk uzun metrajını 2011 yılında, Margin Call adlı Wall Street dramasıyla sergileyen New Jersey'li yönetmen J.C. Chandor'ın ikinci uzun metrajı, All is Lost. 20-30 sayfalık bir senaryo örneği, sadece "tek" oyuncudan oluşan bir cast, toplamda iki elin parmağını geçmeyen diyalog sayısı, yüksek gerilim, yüksek adrenalin, bir kez daha hayatta kalma savaşı veren bir kahraman. Ama bu sefer belki de sinemada göremeyeceğimiz kadar deneysel bir yöntem ile. J.C. Chandor, ilk filmi Margin Call'da Aaron Sorkin'in tarzına öykünen gevezeliğini, bu sefer derin bir sessizliğe gömmüş. 

Film; adı sanı belli olmayan bir karakteri -evet, sadece bir karakteri- konu alıyor. Bir konteynera yatı çarptıktan sonra okyanusun ortasında yatını tamir etmeye çalışan, ardından devasa bir fırtınaya yakalanan, defalarca kez ölümden kurtulan, yatı o baş belası delik sayesinde okyanusa gömülen, yaşam botunda yaşam savaşı vermeye çalışan "esas amcanın" çevresinde dönüyor bütün hikaye. Nereden geldiğini, neden yat ile Hint Okyanusu'nu gezdiğini, mesleğini, işini, aşını, eşini bilmediğimiz esas amcanın bu yaşam mücadelesi, 106 dakikalık muhteşem bir gerilim örneğine sebebiyet veriyor. Hikayedeki en büyük koz ise, esas amcanın mimikleri.

Chandor'ın daha ikinci uzun metrajı olmasına rağmen kariyerinin başında başladığı bu deneysellik tutkusu, gelecekteki sineması için de büyük haberci niteliğinde. Kendini tekrarlayan ve bu tekrarlamaya "tarz oluşturdum, izleyin" diye dangalaklık içeren cevaplar ile cevap veren "auteur" yönetmenlere nazaran, günümüzün ticari sineması içerisinde böylesine risk taşıyan bağımsızları çekiyor olması büyük cesaret. Daha ilk filmi ile en iyi özgün senaryo dalında Oscar adaylığı kazanan Chandor'ın, ilk filmindeki derin ve hikayesi bol, alt metni kuvvetli karakterlerinin aksine, All is Lost'taki karakterinin tuvalini şekillendirmesi için fırçayı seyirciye bırakmış. Ne Life Of Pi kadar semavi dinlere kadar kazınmış ağır ve derinden teolojik bir alt metne, ne de Gravity kadar anne karnından doğum sürecine kadar gerçekleşen olağanüstü bir yaşam alegorisine sahip. Chandor, hikayesinin uçlarını -filmdeki halatların sıkılığına rağmen buna tezat gidip- gayet gevşek bırakarak, seyircisine tek bir izleme yöntemi bırakıyor: "106 dakika boyunca gerilin !". Ve bence Alfred Hitchcock'un "Gerelim Gerilelim Öğrenelim: 101" mantalitesini üzerine harika bir biçimde giyiyor. 

Bazı sahneleri stüdyoda, bazı sahneleri okyanusta çekilen filmin görsel olarak büyük babaları Gravity ve Life of Pi kadar bir iddiası yok pek tabi ki. Ama stüdyoda çekilen sahneler bazı yerlerde göz tırmalama seviyesine ulaşıyor. Bu da filmin maliyet sorunlarından kaynaklanıyor. Hollywood gibi bir endüstrileşmiş sinemada, bu filme hangi aklı başında varlıklı yapımcı destek olmak ister ki ? Steven Soderbergh'e sinemayı bıraktıran ana sebep olan "yapımcılar destek olacakları tüm filmlere gelir kaynağı gözüyle bakıyor" lafını bir kez daha hatırlatıyor bizlere. Neyse ne, 9 milyon $ lık bütçeye nazaran iyi bir görsel efekt kullanımına sahip film. Tabi bu dezavantajın asıl sorumlusu, 77 yaşında filmin tek oyuncusu statüsündeki Robert Redford. Stüdyoda çekilmesine rağmen yorucu şartlar altında zor bir rol oynayan efsane sinemacı, hem müthiş bir performans sergiliyor, hem de diyalogsuz bir filmde mimikleriyle bütün o yaşam savaşı mücadelesini seyircisine aktarabiliyor. Performansıyla Altın Küre, Gotham Bağımsız Film Ödülleri, Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri, Bağımsız Film Ödülleri gibi kayda değer akademilerden adaylıklar alan Redford, Oscar beşlisi için şansı zayıf olsa da gerek Amerikan Sineması'na yaptığı katkılardan, gerekse yaşından dolayı Akademi'nin bilindik onore etme yöntemlerinden birisine denk gelebilir.

Yönetmen ve senarist J.C. Chandor'ın, filmi didik didik edip her bir önemli anına büyüteç tutmamıza izin vermeyen bir hikayesi bulunan All is Lost, sadece seyircisinin gerilip esas amcanın yaşadığı hayatta kalma mücadelesini yaşama fırsatı sunuyor. Bunun dışında da hiçbir artısı olmayan, tekrarlamak gerekirse, sinemaya gelmiş en deneysel işlerden birisi. Farklı sinemasıyla bizi her zaman şaşırtacağına inandığım Chandor için de yine güzel bir basamak. Bundan sonra sürekli dikkat çekecek bir yönetmen olacağını bize ikinci kez hissettiren Chandor'ı ve 77 yaşına rağmen survivor performansını layıkıyla yerine getiren Redford'u yürekten tebrik ediyorum. Survival filmlerine olan fetişliğim sebebiyle de 127 Hours, Buried, Life Of Pi ve Gravity gibi filmleri önermeden de yazımı sonlandırmıyorum.


9/10

28 Ağustos, 2012

Breaking Bad (5. Sezon)

Oh be, sonunda televizyon tarihinin en iyi dizisinin final sezonu başladı. Buruk bir başlangıç oldu tabi Breaking Bad'ciler için, malum, son sezon. Televizyonda anlatılmış en iyi hikaye olmasına rağmen 5 sezonda tadında bırakarak bitirecekler. Kimilerine göre iyi, kimilerine göre daha cıvkı çıkarılması gereken bir dizi. Vince Gilligan'a göre de 5 sezonluk hikayeden ibaret olmayan, ucunun sinema filmine kadar açık olacağı görünen bir iş. Ama tabi Vince'in söylediğine göre tüm ekip bu son sezona odaklanmış ve en mükemmel bir şekilde nasıl sunabiliriz onun derdindeler. 

Biz de bu dertlerini saygıyla karşılayarak, beklentilerimizi ilk 4 sezonun daha da ötesine taşıyarak, büyük bir final izleme umudu ile Temmuz'un ortasında ekran başına geçtik. Pazartesi günlerini adam edecek bir dizi Breaking Bad, bu yaz sıcağında çekilesi tek şey. 8 + 8 olarak yayınlanacak son sezonun ilk 7 bölümü geride kaldı bile. Son 1 bölüm ve tarifi imkansız bir bekleyiş, taa 2013'e kadar... 

İlk bölümde verdikleri flashforwardlı spoiler ile kuvvetle ihtimal bağdaştırabileceğimiz bir gidişat... Kafayı iyiden iyiye sıyırmış bir Heisenberg... Televizyon tarihinin en tehlikeli kötü adamlarından birisi... Çevresindeki hiçbir canlıya zerre merhamet duymayacak hale gelmiş, sadece kendi egosunu ve kıçını düşünen, mükemmeliyetçi bir uyuşturucu efendisi... Ne canımız ciğerimiz Jesse, ne babamız yerine koyduğumuz Mike, ne her polis böyle olsa dediğimiz Hank, ne kahvaltıların vazgeçilmez ismi Flynn, ne de adi kevaşe Skyler... Hiçbir karakterin eski sezonlardaki gibi kendi bölümleri yok artık. Bütün bölümler, evet evet bütün bölümler Heisenberg üzerinden kurulmaya başlandı. Daha doğrusu sonlandırılmaya başlandı. Vince Gilligan'ın dediği "tüm zamanların en pislik adamını size göstermeye çalışıyoruz" sözünü her bölüm aktif olarak göreceğimizin habercisi bu sezon. Ve her bölüm sonunda suratımızda oluşan garip şekiller... Bu sezon, belki de televizyon tarihinin bir daha göremeyeceği kadar güçlü, sert, egoist, muazzam, muhteşem. Artık bu andan sonra okuduğunuz her bir kelam, spoiler'ın kralını içerecektir. Lütfen ailemi bu yazıya katmadan önce dikkate alın şu cümleyi.

5. sezon 1. bölüm
"Let the game begins"

"Walter'ın 52. doğum günü sekansıyla başlayan dizinin sezon finali açılışı, bize ufak bir flashforward haberciliği yapıyor. Hırs, azim, ego, güce ulaşma isteği, geçmişten gelen eziklik gibi bütün olumsuz karakteristik özellikleri üzerinde taşıyan Walter'ın her şeyi geride bırakıp New Mexico'dan kaçtığını anlıyoruz. Bu sahnede de birisinden epey gizli ve güvenli bir biçimde bir araba ve M60 satın alıyor. Savaş baya bir büyük olacak, baya baya büyük ! Marduk gezegenine açık mektup: Eğer 2012 Aralık'ta bize çarpma gibi bir hevesin varsa 32 yerinden bıçaklarım lan seni ! 

Bunun dışında Walter'ın havaya uçurduğu meth lab'i araştırmaya gelen Gomie ve Hank, neler neler bulmuyorlar ki ? Gus Fring'in ölümünden sonra Cartel'in deşifre olması ve Fring'in ofisinde bulunan bilgisayar, fazlasıyla kafasını ağrıtıyor tabi Walt, Jesse ve Mike'ın. Bölümün efsane repliği "Magnets Bitch !" ile, gene pratik zeka Jesse planı ile bu üç kafadar laptoptan kurtuluyorlar. Açıkçası, ilk başlarda mantık hatası aradığım bu bölümün kusursuz bir biçimde tasarlanmış olduğunu söylemeliyim. Breaking Bad ve mantık hatası, are you kidding me, bitch ?"

5. sezon 2. bölüm
"Hadi meth yapmaya başlayalım."

"Evet, bunların bir şekilde Gus'ın 40'ı çıkmadan blue meth'e başlaması gerekirdi. Ulan adamın daha kemiği karışmadı toprağa (sanki kaldıydı) ne bu acele ? Neyse, Walter işte, söz geçiremiyorsunuz. 

Mike'ı ikna etme bölümü bunun bir diğer adı. Yine "Thanks, but no thanks" gibi efsanevi bir repliği herkesin aklına kazımış bir bölüm. Bir şekilde dağıtım işinde tecrübeli birisini bulmaları gerekiyordu, çevreleri pek de geniş olmadığı için Gus'ın has adamı Mike'a başvurmaya gittiler. Tabi Mike'ın işi kabul edeceğini söyleyen kim ? Kim ? Tabi ki bizim fırlama polisimiz Hank. İyi bok yedi ve Mike'ı bu işin başına tekrar getirdi. Mike dedenin torunu için biriktirdiği 5 milyon $'ı mahkeme kararı ile haşırt to the blackboard diye  hesabından alınca dımdızlak kaldı dede. 

Bölüm açılışı efsane olacak cinsten. Gus'ın almancı metilamin kaynağını da bir şekilde öğrenmiş oluyoruz. Mike'ın muhteşem pusu taktiği de bölümün komik yerlerinden. Ayrıca bu bölüm yavaş yavaş Walter denilen Heisenberg'ün ne denli bir duygusuza, korkusuz bir adama dönüşeceğinin sinyallerini vermekte"

5. sezon 3. bölüm
"Ruh hastası Heisenberg"

"Her bir karede fırtına öncesi sessizliğini izliyoruz ve adım adım yaklaştığımız büyük curcunanın sinyallerini alıyoruz. Bizimkiler Mike'ı işin içine kattıktan sonra artık mekan bakmaya gidecekler tabi. Ama artık Gus yok, onunki kadar profesyonel bir ekip yok, güvenli bir mekan yok. Walter, Gus'ı öldürürken akabininde gerçekleşecek hiçbir atraksiyonu düşünmemiş, bunu anlamaya başlıyoruz. Saul'un bulduğu meth yapma mekanları listesinde bizi 3. sezona götürecek 80'ler video salonu sahnesi yine bu bölümün en komik yeri bana kalırsa. Mekanların hepsini bulan Saul, deli gibi araştıran Saul, ama en akıllıca ve en kafi fikri veren gene Heisenberg. Bu noktadan sonra bu adama Walter demek abes kaçıyor. Heisenberg'ün ustaca planlarının bir başka versiyonu olan Vamonos Pest Evlere İlaçlama Şirketi Tic. Ltd. A.Ş., mobil meth laboratuvarını literatüre de sokmuş nitelikte. 

Geçen bölümde boğazını sıkıyormuş gibi ağlattığı Jesse'den sonra şimdi de ekran başındakilerinin boğazını sıkmaya başlıyor bu bölümde Heisenberg. Risin'e maruz bıraktığı çocuğa bakışı her şeyi anlatıyor. Bu adam daha kötü olamaz, veya kötülüğün başka bir limiti olamaz ! Sağ salim meth yapmaya başlamaları güzel bir şey. Gelecek bölümde başlarına bela olacak gerizekalı Todd ile tanışmaları da düşündüren bir şey. Bu veletten bir numara çıkacak düşüncesinde olan bir ben değilim herhalde." 

5. sezon 4. bölüm
"Metilamin lazım bacım"

"Belki de sezonun hayranlar tarafından en çok dışlanan ve sıkıcı bulunan bölümü ilan edilebilir 4. bölüm. Çünkü Skyler denen kevaşenin bulunduğu sahne sayısı birden fazla ne yazık ki. Daha çok da onun iğrenç triplerini izletiyor bizlere. Bir nevi seyircisini keskin bir çizgi ile ikiye bölme bölümü bu. Skylercılar ve Waltercılar. Özellikle ilerleyen bölümlerde Skyler'ın arkasına alacağı destek daha fazla olmaya başlayacak. Sebebini zaten biliyorsunuz. 

Bu bölümde, almancı metilaminci kızımızdan bir varil metilamin satın alıyor bizimkiler. Ama DEA, Madrigal'e baskın yaparak kimyasalların bulunduğu departmanın sorumlusunu tutukluyor, tüm varillere GPS yerleştiriyor. Peki hakikaten GPS'i DEA mi yerleştiriyor ? Lydia'nın parmağı var mı ? Bölüm sonunda bunun muhakemesine oturuyor bizim 3 kafadar tabi ki. Yine Walter ve yine yaratıcı bir plan. Açıklanmıyor içeriği. Gelecek bölüme saklanıyor. Her ne kadar eylem açısından zayıf bir bölüm olsa da Walter - Skyler savaşının üzerinde duran ve belki de bütün sezon boyunca duracak tek bölüm olması, gerilim düzeyini tepeye çekiyor. Fırtına öncesi sessizliği en çok hissettiğimiz bölüm."

5. sezon 5. bölüm
"Time to being Jesse James"

"Bölümün başlığı bu olsa gerek. Evet, Mike'ın Walter'ı kızdırmak için söylediği "Jesse James'i öldürdün diye Jesse James olamazsın" sözünün istisna olup beden bulmuş hali bu bölüm. Bu adam gerçekten çok ciddi, korkusuz ve hakikaten kafayı iyiden iyiye sıyırmış. Önünde hiçbir engel yok ona kalırsa, gerekirse çocuklu bir kadının infaz kararını verecek kadar soğukkanlı. Nerede o oto yıkamacıda lisedeki öğrencisine rencide olan ezik Walter, nerede şimdi uyuşturucu baronu olmak isteyen Heisenberg ? Evet, zaten bunları biliyorsunuz. Ama içinde zerre korku taşımayan bir Walter'ı bilmiyorsunuz.

Geçen bölüm Walter'ın yaptığı planı öğreniyoruz tabi, Lydia'nın üzerine gitme işi. GPS'i kim yerleştirdi ? Metalimin gerçekten takip ediliyor mu ? Walter'ın duygu sömürüsü ile kayın biraderinin ofisine yerleştirdiği böcekten neler duyacaklar ? Bunlar klasik sorular. Teker teker de cevabını buluyor. Ama, o bölüm açılışına ne demeli ? Sadece bir çocuk, bir bisiklet, bir tarantula ve uzaktan gelen bir tren sesi. Yine senaristler alakasız bir konuyu bölüm finaline öylesine bağlamışlar ki, ayağa kalkıp "bu bölümü yazanın anasını, avradını..." demek geliyor içinden insanın. Neyse. Lydia paçayı kurtardıktan sonra metilamin kaynağının haritasını ve sistemini veriyor bizimkilere. Jesse James'lik değil de, Butch Cassidy'lik yapıyorlar bu bölümde. Vagonunun birisinde 1000 galon metilamin taşıyan bir treni soyma işlemi. Bu sefer üçlünün yanına yardımcı olarak Vamonos'un salak ve genç delikanlısı Todd da geliyor. Ustalık eseri bir plan ve yüksek dozda adrenalin ile treni soyuyorlar. Soygun sonunda sevinirken kimi gördüklerini tahmin etmek o kadar güç ki. Bisikletli, tarantunalı çocuk. Todd silahını çıkarıyor ve çocuğu vuruyor. Hem de uzak bir mesafe olmasına rağmen tam 12'den (!!!). Ve dalga geçermişçesine Exe. Producer 'Vince Gilligan' yazısı siyah ekranda. Fırtınaya hoşgeldiniz."

5. sezon 6. bölüm
"Ayrılık zamanı, ama biraz erken"

"Ne denilebilir ki artık ? Walter'ın ipe sapa gelmeyecek vurdumduymaz tavırları, Jesse yerine Todd gibi moronun yanında saf almalar, yine ve yine kafasında 40 tilki dolandırıp hiçbirisinin kuyruğunu birbirine değdirmemeler... Ayrılık pek tabi ki gelecekti artık. Ve o bölüm bu bölüm oldu. Öldürülen çocuğun üzerinden 24 saat geçmemişken, Queen'in Lily of the Valley şarkısını ıslıkla çalması Walter'ın, zaten bütün sinir sistemi çökmüş Jesse için bir uyanış, bir irkiliş çığlığı oldu. Walter, yüksek egosuna belki de ilk kez yenildi orada. Jesse'yi kaybetti.

Bu bölüm, sezon boyunca hiçbir şekilde üzerinde durulmayıp geri plana itilen (ki hiçbir karakter Walter kadar aktif değil artık, bu sezon Walter'ın sezonu) Hank'in Mike üzerinde yoğunlaşmaya çalıştığı bölümlerden. Gus davasını hiçbir şekilde kapatmak istemiyor, bir şekilde şebekeyi, daha doğrusu Heisenberg'ü öğrenmek istiyor. Çünkü blue meth piyasada. ASAC (Amir, müdür, hede hödö) olduktan sonra da özgüven aşılandı birden kendisine. Tabi elde var 0. Mike gene paçayı kurtardı, ama...


Artık işler fazla riske girmeye başladı. Gus gibi profesyonelin idare ettiği bir uyuşturucu ağı yok artık. Walter gibi egoist bir anti-kahraman tarafından yönetiliyor. Güvenlik yok, nakliye riskli, ürünler bile mobil lablarda üretiliyor. Kimse polise veya mahkemeye ötmesin diye de Mike'ın adamlarına da para yediriliyor. Mike geri adım atıyor ve ıslıktan sonra geri atmak için can atan Jesse'yi de duruma ortak ediyor. Mike zaten gerekli anlaşmaları yapmış, 1000 galon metilaminin 3/2'si rakip uyuşturucu çetesine satılacak, geriye kalan galon Walter'a verilecek. Eğer ikna olursa tüm galonlar satılacak. Herkese 5 milyon $ pay kalacak, piyasadan herkes çekilecek. Oldu mu şimdi bu laf bu ? Oldu mu böyle para kokan bir ortamda hocam ?

Heisenberg'ün "beni siz delirttiniz" naraları attığı bu bölüm, kötü adamımızı tek başına bırakıyor bu taht yolculuğunda. Mike yok, Jesse isteksiz, Skyler kevaşe. Walter, doğaçlama yaparak Mike'ı ve rakip çeteyi zor durumda bırakıyor, tüm metilamine el koyuyor. Artık kontrol onda, tamamen onda. Buradan sonra namını konuşturup "imparatorluk işine" devam edecek. 

Not: Bölümün en komik yeri olan "Jesse'nin yemek masası maceraları" yerini kaç defa izledim bilmiyorum.

5. sezon 7. bölüm
"Tony Montana'lığa giden yol"

"Heisenberg, artık en büyük rakipleri ile yüzleşmek zorunda. Coca-Cola'nın üreticisi, Le Cola yapanlara "bu iş böyle yapılır, bırakın bu çakma işleri" demek zorunda. Ve "ismimi söyle" diyerekten Heisenberg karizmasını da göstermek zorunda. Artık o korkulan bir isim. Efsaneleşen ejderha hikayeleri gibi, şehre indiğinde herkesin kaçıştığı Beowulf'un ejderhası gibi Heisenberg. 

Hank'in kendini parçalayarak harcadığı emeklerin sonucunu aldığı bir bölüm oluyor ayrıca. Dizinin gizli favori karakterlerinden olan ve 5. sezon ile bu konuda terfi etmiş Mike'ın da veda perdesi. Avukatı yakayı ele veriyor, torununu parkın ortasında bırakmak zorunda kalıyor, şehri ve ülkeyi terketmek zorunda bırakılıyor. Mike için çok dramatik bir son. Ama o da ne ? Heisenberg, bu kadar pislik olamazsın ! Sırf Mike'dan hapisteki 9 adamın listesini almak için onun yanına kadar gidip onu vuran, onu öldüren Heisenberg ! Dizi başladığından beri bütün küfürleri ettiğimiz, adi kevaşe dediğimiz Skyler'a destek vermemizi, onu haklı çıkarmamızı sağlayan Heisenberg ! Ruhsuz bir psikopata, kontrolden çıkan bir Tony Montana'ya dönüşen bir Heisenberg ! Bu bölümden sonra Vince Gilligan'ın nefret aşılama taktikleri başarıyla sonuçlanıyor. Artık bir numaralı pislik, Heisenberg oluyor ! Hank'i öldürmesi tamamen egoist bir durum, tamamen sinirsel bir durum. Onu vurduktan sonraki yüz ifadesi ve korku da her şeyi anlatıyor. Bir anlık verilmiş dengesiz bir karar. Ama birkaç saat sonra zerre umursamayacağı bir karar ne yazık ki. O listenin Lydia'da olduğunu aklının ucundan bile geçirmiyor o dakikalarda, çünkü gururuna yediremiyor. O pis, kokuşmuş, şişmiş, iğrenç gururuna ! 

Jesse yok, Mike öldü. Bize de Heisenberg kaldı. Böyle olmaz, böyle gitmez. Ben bundan sonra yokum derdim başka bir dizi olsaydı ama bu Breaking Bad. Yazarlarının insan olmadığı tek dizi.




Gelecek hafta 2 Eylül'de (Amerika zamanı ile) yayınlanacak 8. bölüm ile 5. sezonun ilk yarısı tamamlanmış olacak. Bize de, yeni çekim sürecini, yeni senaryoyu ve 2013'ün belirsiz bir ayını beklemek kalacak. Hoşçakalın, yo !

02 Aralık, 2011

Hugo Cabret

Hugo: Georges Méliès'in Fantastik Hayatı

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden birisi olan Martin Scorsese'nin, bir nevi saygı duruşu niteliğindeki başyapıtı, Hugo, bu yılın en muhteşem biyografik-fantastik filmi. Ve bu yılın kanımca en iyi filmi. Bir çok element tanıdık, bir çok element gördük ama bu film gibisini bu yıl göremedik. Bu denli sıcak, bu denli fantastik, macera dolu, müthiş görsel şölen ile beraber harika müzikleri, olağanüstü oyunculuklar ve Scorsese farkı ile bu denli profesyonel bir film görmedik, demek istediğim o.

Eğer sinemayı kim yarattı deseydik ilk cevap büyük ihtimal copy+paste yöntemi ile Lumiere Brothers olacaktı. Ama sinemayı gerçek anlamda kim yarattı deseydik, bunun cevabı da Georges Meiles olacaktı, olmalıydı, olmalı. Filmin her ne kadar ilk yarısı, ismi gibi Hugo'yu anlatsa da, filmi film yapan 2. yarıda asıl önemli pay sahibi Melies'in hayatı, biyografik ve fantastik yaşamı. Nefes kesici set dekorasyonları, akılalmaz hayal gücü, ilk kez kullanılan harika sinema teknikleri... Meiles'i anlatmak istesek bu 3 cümle yeterli olurdu heralde. Ama yok, Scorsese öylesine müthiş anlatıyor ki bu hikayeyi, zaten 30'ların içindesiniz orası aşikar, ama bir çocuğun gözünden sinemayı tekrar görme fırsatı buluyoruz. Cinema Paradiso etkisi daha ilk dakikalarda başlıyor. Tek eksiğimiz bir Alfredo'muz yok.
Hugo (Asa Butterfield) ve Isabelle (Chloe Grace Moretz)
Çok muhteşem bazı sekanslara sahip, sanırım birini söylemeden geçemeyeceğim. Hugo'nun gözünden otomaton ile hayallere dalarken, Hugo'nun babası Jude Law geliyor ekrana. Ona bu mesleği, pardon bu yaşam tarzını öğreten babası. Değersiz olduğu düşünülen otomatonu alıp onu insan şekline bürüyen babası. Ama talihsiz bir kazada onu yarı yolda bırakan babası. Hugo, bu anılarından çıkarken otomatona bakıp ne kadar yalnız olduğunu görüyor. Belki de onu hayata bağlayacak şeye bakıyor aslında. Çok zor bir sahne, basit gibi görünse de çok zor.
Secret Key. (Yok o kadar gizem yok, otomaton için)
Gerçek hayata tekrar döndüğümüzde, artık bizi muhteşem Ben Kingsley karşılıyor. Bir o kadar iyi Sacha Baron Cohen(!!!) eşlik ediyor. Bu tür filmlerde yan karakterlerin ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Ama dikkat, Kingsley yan karakter olmayabilir. (Yine mi spoiler oldu ne)
Georges Meiles (Ben Kingsley)
Daha önce The Aviator ile üstadın çalışma şansı bulduğu John Logan senaristlik koltuğunda. Aynı zamanda, tüm zamanların en iyi filmlerinden Gladiator'ün de yazarı. Bu yılın en iyi animasyonu Rango'nun, Edward Zwick başyapıtı Son Samuray'ın da. Müthiş bir uyarlama örneği var, orası aşikar. Ama diyaloglar bir o kadar güzel. Senarist bölümünü çabucak geçiştiriyorum, çünkü bu hazzı siz yaşamalısınız.

Martin Scorsese'in, son zamanları bırakın, kendisinin en iyi 10 filminden birisi olacak güzellikte bir film. Müthiş bir CGI kullanımı, 3D kullanımı, klasik ve büyüleyici Scorsese kadrajı, harika
Howard Shore besteleri, tarihi, biyografik ve fantastik anlatımıyla sizi hiç olmadığı güzellikte büyüleyecek, abartmıyorum, bu yılın en iyi filmi. Scorsese'in Cameo'su hiç olmadığı kadar güldürdü beni, Spielberg'ün Tintin'deki Cameo'sundan sonra bu da iyi geldi. Güldürdü. Eğlendirdi. Ama salonda sadece beni. Filmin yapımcıları arasında Johnny Depp'de var, bu da benden ekstra bilgi olsun.

Ay'a Yolculuk'u seyrederken duygulanacak, bir sinema efsanesinin çöküşüne ve yükselişine şahit olacak, hem hüzünlenip hem de mutlu olacağınız bir film, Hugo. Filmin sonunda alkışlamak istedim, hatta "Carpe Diem" deyip alkışlayacaktım. Olmadı işte. Gişedeki muhteşem güzellikteki kıza da öneremedim filmi. Fazlasıyla keşkeler ile ayrıldım sinemadan. Kaçırmayın, gidin. Immortals gibi şişirme bir filme vereceğiniz 3D parasını, mümkünse Hugo'ya verin.

Önemli Not: 
Filmin ilk gösterimine katılan James Cameron'ın görüşü şöyle; “3D’nin sinemada en iyi kullanımı. 3D teknolojisi Scorsese’nin elinde farklı renklere dönüşmüş.''

16 Kasım, 2011

Midnight in Paris

Paris'teki Geceler..


Açık sözle başlamak istiyorum yazıma. Daha önce hiçbir Woody Allen filmi izlemedim ! Kimileri için küfür niteliğinde şu söylediklerim, çünkü usta belirli bir hayran kitlesine sahip dünyada.  Kimileri için de zaten hiç önemli değil bu söylediğim. Romantik komedi diyince de aklıma ne yazık ki Woody Allen gelmiyor benim, Billy Wilder geliyor. Belki ben geri kafalıyım, ama ilkleri severim. İlk bilim-kurgu filmini de, ilk plot twist bulunan filmi de...


Madem açık sözlerle başladık yazımıza, devam edelim bakalım böyle. Ağır film bekliyordum, durgun, 2-3 sahnede mesaj kaygısı taşıyan, son sekansında filmi bağlayıp "ben başyapıt yaptım" edasında seyirciyle adeta billur geçen birşey olmasını. İnsanın başına ne gelirse meraktan değil, önyargıdan gelirmiş. Boşu boşuna germişim kendimi durduk yere. Öyle durmuş bir köşesinde arşivimin. Ama şunu da söylemekte fayda var, bu film bir 90 dk olsa gene izlenir. Hatta sabaha kadar Paris'i çekse yönetmen, gene izlenir. Senaryoda ciddi bir ustalık var. Hemde en ciddilerinden !


Senaryosu zaten beklendiği üzere tipik Woody Allen filmi zekasında. Annie Hall, Manhattan gibi kült romantik filmler çıkarmış birisinden zaten seviye olarak düşük birşey beklemiyordu kimse. Tabi korkular vardı, Vicky Cristina Barcelona gibi, You Will Meet a Tall Dark Stranger gibi vites küçülten bir proje gelebilirdi seyircinin karşısına. Ama Cannes'da çıktığı ilk gün öyle güzel tepkiler aldı ki, sanki üstat son yıllarda yaptığı tüm hataları telafi etmiş gibiydi. Aslında çok da umrunda değildi. Zaten yeterince kredisi olan birisi. Neyse ki böyle düşünen birisi de değil.

Marion ve Rachel arasında seçim yapmak isteyenlere...
Senaryo, Back To The Future hayranları için bir nevi onun "romantik-komedi" versiyonu. Her ne kadar Woody Allen zekası her alanda mis gibi koksada senaryonun, kemik yapısı ve içinde bulundurduğu sivri mesajlar ile andırıyor bize o güzelim üçlemeyi. Ne kadar geçmişe gidersek gidelim, elbet insanoğlunun doğasındaki bıkkınlık gelip rastlayacaktır. Kiminin altın dönemi 1920'lerdir, kiminin 1890'lar, kiminin rönesans, belki de Orta Asya'dır. Hayatın içine girerek herbirini tecrübe eden bir "Woody Allen Alter Ego'su" izliyoruz aslında Gil kadraja girdiğinde.

Owen Wilson'u beğenmeyen, hocasını da beğenmesin sıkıyorsa !
Filmde çoğu oyuncunun kısa kısa rolleri var. Özellikle Kathy Bates ve Adrien Brody'nin rollerine dikkat ! Yan karakterler nasıl başrolden daha popüler olur işte onların göstergesi bu ikili. Zaten Owen Wilson'a hiçbirşey söyleyemeyiz, Woody Allen kendi halefini bulmuş gibi. Pek o taraklarda bezi olmayan birisi ama Wilson. Az çok hangi projelerde rol kestiğini bilenler bilirler. Onun dışında Marion Cotillard başta olmak üzere Rachel McAdams ve Lea Seydoux'un müthiş güzellikleri, bir Woody Allen filminde 3 güzel kızın olması ilkini de taşıyor belki.

Çıldırtan bir güzelliğe sahipsin... (Replik değil bu)
Sinematografisine, kadrajına, zeka dolu senaryosuna ve Paris'e hayran kalacağınız, çok sıcak, romantik filmden haz etmeyenlerin bulaşmaması gereken, Woody Allen'ın en iyi filmlerinden birisi. Değeri verilmiyor, büyük ihtimal de verilmeyecek. Ama bu başyapıt, şimdiden bir kült ve klasik olmaya aday. Ciddi tavsiyemdir.

03 Kasım, 2011

Battle: Los Angeles

"Ciddi" Psikolojik Baskı

70'lerin başında "ciddi" anlamda sinemamıza bulaşan "uzaylı" kavramı, aslında içi boş bir balondan ibaret. Bunu en iyi yapan Spielberg, ülkesinin uzaylı paranoyasını her yaptığı filmde eleştirdi. Hele E.T. filminde öylesine ele aldı ki, belki de kendisinin en iyi filmini yarattığı zamandı. Bu yıllarda da, özellikle 2011 yılında gelen 2 normal uzaylı filminin ilk versiyonu Battle LA filmiydi. Şu an hakkında yapılan tüm eleştirilerin %80'i önyargılı ve üşengeç yaratıklar tarafından yapıldığını da hatırlatmak gerek.


Evet, sıradan bir bilim-kurgu filmi. Hatta ben bu başlığı bile atmazdım. Atmadım da... Sorarsanız "aga bu nedir" diye, anlatacağım, sabredin.


Amerika'nın sürekli bizlere anlattığı uzaylı paranoyasına 2005'te Spielberg'de bulaşınca (1977'de bulaşmadı, adam gibi film izleyin !) artık bu işin suyunun çıktığını, sadece sübliminal mesaj göndermek için yapıldığını "soluduğumuzun hava olduğunu zannetmeyen her kişi" biliyor artık. UFO, Alien, uzaylı.. adına ne derseniz deyin tamamen safsata.


Los Angeles (Yozgat'ı mı beklemiştin ?)


Bakın, bir filmin senaryosu ve kurgusu eleştirilebilir. Ama konusu eleştirilemez. Sonuçta insanlar istediği konudan senaryo yazabilirler. Onu da kurgulayabilirler. Ama, 5 milyar yıllık dünya tarihinde sanki 2011 yılını bekliyormuş hissi veren şu uzaylı saldırısı, korku imparatorluğu kurmak isteyen gizli örgütlerin planından başka birşey değil. (masonlar, onların tehlikeli kuruluşları, çeşitli finansörler, süper güç devletler...)


Görsel efektin doruk yaptığı bir film. Bazı yerlerde bug olsa da, onları es geçerseniz gerçekten harika bir hazza ulaşıyorsunuz. Militarist yönü çok güçlü, gayet iyi. Bazı dram sahneleri klişe, ama dokunaklı. Genel anlamda misyonu olmayan uzaylılar bize saldırıyor işte. Konu bu. Ciddi anlamda Black Hawk Down başyapıtına benziyor. Hatta savaş stratejisi, diyaloglar, askerler...


Ölmeyen uzaylı. (Normalde de böyleydi, keklik avı değil bu sonuçta)


Ne çok kötü bir film, ne de iyi bir film. Ne de vasat bir film. Yani ne ortası var, ne sonu var, ne de başı var bu filmin. Ama şu klişe saçmalığa da son vermek gerekir. "Filmi boş zamanınızda izle(me)yin !!!" Ayrıca ucuz eleştirmen çakmalarının kendi mabatlarından salladığı 3-5 mantık hatası ile filmi hemen rezil konumuna da getirmeyin. Sanki çok savaş gördüler, sanki her gün savaşıyorlar, sanki kıbrıs gazileri, sanki güneydoğu gazileri, sizi klavye cengaveri göbekli yaratıklar sizi.. Hepimiz biliyoruz ki siz anti-militarist olmaya çalışan, zamanı geldiğinde tıpış tıpış askerine giden, klavye başından aslan-kaplan, sokakta bir fare kadar korkak yaratıklarsınız. (Ne oldu, ilk defa birisi yüzünüze mi çarpıttı ?)


Bütün film bu kadar sinematografik değil. Kamera zıp zıp zıplıyor.


Fazlaca savaş filmi izleyenler için küçük dozajda bir tatmin olacaktır. Ama Er Ryan'ı Kurtarmak gibi, İnce Kırmızı Hat gibi veya Kara Şahin Düştü gibi bir başyapıt beklemeyin. Beklentilerinizi kısarak, hoş vakit geçirebileceğiniz bir sevgili gibi bakın kendisine. 2 saat sonunda da mümkünse yüzüne bakmayın. Çünkü ne içinde bir önermesi var, ne de elle tutulur bir sözü var. Ne boş, ne de dolu. Ne de yarım.





26 Eylül, 2011

Bir Zamanlar Anadolu'da

Burada ne işimiz var ?

Bilge Ceylan sineması, genel geçer seyirci kitlesi için her zaman ağır olmuştur. Seyirciyi sıkar, çünkü genel geçerden kasıt; illa ki içinde müzik, illa ki içinde aksiyon ve illa ki senaryoyu kendilerine filmin anlatacağı filmleri izleyen bir kitleden bahsediyorum. Ama bu, başka. Bu, çok ayrı bir noktada. NBC'nin bile kendini aşıp çok önemli bir noktaya geldiği bir film Bir Zamanlar Anadolu'da..

Entelektüel, elit kelimeler kullanmayı sevmem. Kullananı yolda görsem kafa göz dalarım. Eğer bu hayvanlık ise, yaparım. Kendinin bile anlamayacağı, daha 2 gün önce 40 yıllık eleştirmenin dilinden duyduğu marjinal kelimeyi 5 katlı apartman dairesinde 17 inç tüplü monitöründe bize satmaya çalışanlar modern yobazlardan başka birşey değillerdir. Onun için bu yazı, olabildiğince samimi şekilde olacak. Beğenmeyen okumayabilir, zaten kaç kişi okuyacak ki ?

Neyse.. Coenlerin kara mizahı bildiğimiz üzere olabildiğince ciddiyetten uzak, yer yer de saçmadır. Aslında bu biraderler bize bu türün gerekliliği olan "gülmeyin işte, ciddi birşey anlatıyoruz" derdini çok güzel anlatırlar. NBC'de bu yolu tercih etmiş aslında. Komik olmayan olaylar haddinden fazla ciddidir. Ama güleriz işte, komiktir. Cinayet sonrası, ilgisiz bir polisin saçma sorgusundan sonra (tümevarımlar ile vardığım sonuç), yakalanan veya kendini yakalatmış suçluların öldürdüğü kişinin cesedi aramaya çıkıllır, Anadolu'nun ücra bir köşesinde, gecenin bir yarısı, Allah'ın terk ettiği topraklarda, bir zamanlar..
Katil
Şöyle de bir durum var aslında. NBC sinemasındaki sıkıcılık (ki nedense ben rastlamıyorum) bu filmde kırılmış.. Ki şöyle iğrenç yaftalar da vurulabilir bu filme. “İçine komedi koymuş, NBC tipi Recep İvedik olmuş”, “Ciddi bir olayın suyunu çıkarmış, planları olmadık yere uzatmış”.. gibi saçmalık kokan yorumlar. Bunları görüyorum, inanırmısınız bilmiyorum ama evet, görüyorum. Yerin dibine giriyorum açıkçası, ya bu kadar kalın kafalı düşünebilen insanlarımız var mı? Bu kadar sinemaya kör gözle bakabilen, alt metinlerdeki anlamları içine sindiremeyen sıradan bir seyirci kitlesi var mı ? Tabi ki var ama, yiğidi öldüreceksin ama hakkını da yemeyeceksin. Sinema ne güzeldir ki "entertainment" sektöründen ibaret değil. Keşke sinemaseverler de sinemanın gerçek yüzünü tercih etseler.

Anadolu
Jandarma arabasının aydınlattığı başakların hışırtısı, Arap ve Doktor'un, hayatın ne kadar kısa ve bize verdiği değerin ne kadar az olduğunu konuşması, Komiser Naci'nin fütursuzca Kenan ile cesedi aramaya koyulması.. Adı üzerinde, bir zamanlar.. Değersiz, sıradan bir hikaye aslında. Ama NBC, bu kadar az malzemeyi öylesine müthiş kullanmış ki, belki de en az maliyetle çekilen en muhteşem filmler listesine kafadan giriş yapar. Hatta bana göre çoktan ama çoktan 1. sırada. Gene minimalist ögeler silsilesinde, onları bir sanatsal eser yapmayı çok iyi biliyor bu adam. Onun sinemasının da şu ana kadar verdiği en iyi örnek bence.
Doktor ve Savcı
Kuralları harfi harfine uygulayan komutan mı ararsınız, olay yeri incelerken karısından azar yiyen Naci'yi mi, Savcı Nusret ve Doktor Cemal'in kaybettiği hayatlar hakkında kritiğe oturmaları mı .. Herkes var bu filmde, her türlü hayat var. Her türlü hayatın birebir yaşanmışlığı var. Bu monotonluk maratonunda yeni birşey olur mu edasında herkes, ama gene aynı köy, gene aynı yol, gene aynı ağaçlar, topraklar, sebiller.. Buraların kaşarlanmış Naci’si, doktora “aklın varsa kaç oğlum” diyor, Cem Yılmaz’ın GORA’da dediği gibi. Kötü bir benzetme oldu ama, yaşanacak hiçbirşey yok. Belki bu cinayetle hayata trajik bir renk gelir dediler, o da olmadı işte. Tekdüzelikten kurtulamayan hayatları anlattığını biliyoruz NBC’nin. Ama bu sefer o minimalistlikten kendini başka bir boyuta taşımış. 

Kotardığı harika kara mizahı, sakladığı müthiş gizem unsurları ve yarattığı polisiye teması ile (NBC tarzında) açıkçası uzun süre sinemaya gelemeyecek kadar müthiş bir başyapıt bu film. Açıkçası The Tree of Life filminden 1 gömlek üstün, ondan daha çok vuruyor insanı tam G noktasından. Kazansın veya kazanmasın yabancı film Oscar'ını, umrumda da değil. Ama şunu söylemekte fayda var. Böylesine bir film, sinemamıza uzun süre gelmeyecek. NBC, uzun süre böyle bir film yapmayacak. Değerini bilin, gidin, izleyin.