12 Years A Slave

12 Years A Slave

İngiliz yönetmen Steve McQueen'den mühür niteliğinde bir film.

Blue is the Warmest Colour

Blue is the Warmest Colour

Abdellatif Kechiche'den 2013'ün en çarpıcı başyapıtı.

2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık, 2013

Frances Ha (2012)

Amerikalı, 21. yy komedi filmlerinin kurtarıcılarından Wes Anderson'ın 2 filmlik ortağı, New York'lu yönetmen Noah Baumbach'in; Bağımsız Ruh Ödülleri başta olmak üzere birçok festivalden ilgiyle ayrılan filmi, Frances Ha. Senaryosunu, aynı zamanda filmin başrolü olan Greta Gerwig ile kaleme alan yönetmen; hayatı bir "weirdo" gibi yaşayan, hazcılık duygusundan haz alan ve sempatik olduğu tartışılan bir genç yetişkin krizindeki Frances karakterini kadrajına almış. 

Meşhur genç yetişkinlik dönemi... Erkekler için her ne kadar atlatılması kolay olsa da izlediğim, okuduğum ve çevremden tecrübe ettiğim kadarıyla kadınlar için rahat geçirilmesi mümkün olmayan bir dönemden bahsediyoruz. Kadının gerçekten de bir birey olup topluma atılması gerektiği, çevresiyle ilişkilerinde daha ayakları yere basan, daha yetişkin bir tutum içinde olması beklendiği dönemdir aslında bir nevi. Her ne kadar toplumdan farklı görünseniz bile, farklı olmadığınızı giyeceğiniz veya giymek zorunda bırakıldığınız sempatik, komik, tatlı -yani kısacası sen benim bölgemde normal tavırlısın- maskeleriyle kapatmanız gerekir. İşte tam böyle bir karakterin hikayesi -anıları desem daha doğru- Frances Ha. Sistemin içine atılıp farklı olmayı -mecburen- tercih etmediği zaman, kazandığı paralarla kiraladığı evinin posta kutusuna soyadını sığdıramayan türden...

Frances, aslında Sophie adında bir ev arkadaşına sahiptir ve hayattaki en iyi dostu olduğunu düşünür çoğu zaman. Hatta sevgilisinden de sırf bu yüzden ayrılmıştır. Çünkü (her ne kadar hetero olsa da) bu "weirdo" yaşantısında sevdiği tek kişi vardır: Sophie. Böylesine filmlerde ana karakterin karşısına bir anti-tez yerleştirilir her zaman. Sophie de böyledir. Büyümüş, genç yetişkin triplerini üzerinden atmayı başarabilmiş, biyolojik olarak birkaç ay gerisinde olsa da hayatta birkaç ay ilerisindedir Frances'in. 

Film boyunca senaryoda; ne erotik bir sahne, ne depresyona girmiş ve seyirciden ajite olmasını bekleyen bir durum, ne de farklılığını basit numaralarla kapatacak bir aksama görüyoruz. Bu da Amerikan Bağımsız Sineması'nın ne kadar yaratıcı işler yaptığını ve geçmişteki romantik komedi ustalarından pozitif yönde ilham aldığını gösteriyor. Çünkü bariz bir Woody Allen esinlenmesi var filmin kimyasında. Woody Allen filmlerinin neredeyse tamamında olan başrol oyuncusunun "weirdo" luğu bunun en önemli ispatlarından diye düşünüyorum.

Her ne kadar akıcılık konusunda sıkıntıları olsa da, genç yetişkinlik dönemini yaşamış - yaşayacak ve dönem içerisinde toplumdan soyutlanmış bir karakter olmuş - olacak kişiler için bulunmaz hint kumaşı olan filmimiz, bana gerekli etkiyi yaratamadı ne yazık ki. Bu da karakterin biraz fantastiğe kaçacak biçimde garip olmasından (yazı boyunca Türkçe'sini kullanmayıp shekill jojuq göründüğüm) dolayı olabilir. Bunun dozajı sanki ayarlanmamış ve ne yazık ki itici bulduğum Greta Gerwig'in bir diğer 2012 filmlerinden Lola Versus'a göz kırpıyor. Filmin anlattığı hikayeye hiçbir itirazım yok, sadece kişisel bir eleştiri başrol hakkında. Sonuçta filmi bize izletecek olan oyuncular oluyor. Tabi çoğu eleştirmenin yorumlarında filmi çok beğenmesi bu gerçeği değiştirmiyor. Ama Alexander Payne'in 2004 yapımı Sideways'te anlattığı orta yaş erkek krizi konusu bu filmden daha ayakları yere basan cinstendi. Kurgu üzerinde biraz daha çalışılması gerekliydi Frances Ha'da bana göre.
7,5/10

08 Şubat, 2013

Zero Dark Thirty (2012)

Siyasi içeriği nedeniyle yılın en çok konuşulan, tartışılan, Amerikalı eleştirmenler tarafından yere göğe sığdırılamayan ve sinefiller için merak kaynağı oluşturan Zero Dark Thirty'yi sonunda izleme şansına ulaştım. Amerikalı yarı-bağımsız yönetmen Kathryn Bigelow'un evrim geçirdiği 2009 yapımı The Hurt Locker sonrası 2. filmi olan Zero Dark Thirty, Usama Bin Ladin'in öldürülme hikayesini anlatıyor. Yapım süreci hakkında tek bir fotoğraf dışında ser verip sır vermeyen Columbia Pictures, muhteşem bir kampanya ile vizyona soktu ve gişeden istediğini "bu filmlerden alınabilecek ölçüde" aldı. Tabi amacı gişeyi değil, seyircinin düşüncelerini ele geçirmekti. Zero Dark Thirty ile bunu fazlasıyla yapmış.

Maya adlı CIA ajanının, 20 yıllık ajanlık deneyiminin ödülünü "dünyanın en büyük insan avıyla" kazanmak istediği bu çetrefilli öykü, El-Kaide'nin lideri Usama Bin Ladin'in uzun uğraşlar sonucu yerinin tespit edilmesini ve okyanus ötesi, Amerika ile uzaktan yakından alakası olmayan bir ülkenin topraklarına gecenin ortasında tecavüz edilerek öldürülmesini konu alıyor. Söz konusu Amerika olunca artık alışkın oluyoruz bu konuya. Ama Bigelow'un kamerası o kadar keskin ve faşizan duruyor ki, her müslüman kentini ilkel gösterme klişesinden ötede bir yerden sesleniyor. Baskın sırasında çevre halkı potansiyel tehdit ve terörist olarak göstermesi en basit gafleti.

Tabi bu kadar sığ ideolojik algılar yaratarak hikayesini anlatmayı tercih etmiyor Bigelow. The Hurt Locker'daki aşırı tutucu cenahını ortaya yaklaştırarak bazen de teröristin gözünden bakmaya çalışıyor hikayeye. Çok kısa süreli olsa da ülkesinin işkence tercihini eleştiriyor. Olabildiğince gerçekçi ve ağır bir eleştirel dil ile. Baskın sırasında terörün ve savaşın ortasında çaresiz kalmış çocukları kadrajına alıyor. Ve filmin üst düzey kurgusu da bu "manhunt" hikayesini olabildiğince sürükleyici, gerilimli ve gerçekçi bir şekilde ekrana yansıtıyor. Bu meziyetteki aslan payı, filmin Tarantinovari bir kurgu ile bölüm bölüm anlatılmasında yatıyor. Neyin ne olduğunu yönetmen kendi gerçekleriyle anlatıyor. Mark Boal'un usta ama genellikle taraflı kalemi ile. Bir noktadan sonra film taraflı çizgisine geri dönüyor zaten.

Filmin açılış sekansında bir 9/11 saldırısı 911 telefon kaydı yer alıyor. Amerikan ve dünya medyasının organize bir şekilde ekrana getirdiği, Amerika'nın kendi içinde kurgulayıp düzenlediği ve 3000 vatandaşını göz göre göre öldürdüğü saldırının foyası ortaya çıktı artık, bu basit ajitasyonlar ile gerçekler değiştirilemez. Youtube yetkililerinin sürekli sildiği ve izleyen-inananların paranoyak olarak yaftalandığı bir belgesel var, September Clues. Michael Moore'un Fahrenheit 9/11'inin bir başka versiyonu. Burada her ne kadar filmle alakası olmasa da 9/11 gerçekleri ve dönemin Amerikan yönetimi anlatılıyor. Bağlantılı olarak da El-Kaide. Hakkında sayısız onanmış teori üretilen bir konu hakkında net kanılara ve gerçekliklere varma küstahlığı gösteren Zero Dark Thirty, Usama Bin Ladin'i dünyadaki tüm terör eylemlerinden baş sorumlu olarak gösteriyor. Bunu onaylayacak tek kanıtı da "El-Kaide, xxx şehrindeki eylemi üstlendi" mottosu. Bu ve bunun gibi şuan aklıma getiremediğim ve getirmek dahi istemediğim sayısız alt metin, filmin ideolojik taraflılığını gözler önüne sermeye yetiyor da artıyor bile.

Yine bunların yanında, tarafsız izleyici kitlesi dışında yer alan "umursamaz izleyici kitlesi" için film başyapıt denecek kadar mükemmel. Çünkü enfes bir işçiliğe sahip. Bir kere Bigelow'un kadrajı olağanüstü. Near Dark ile ne denli harika bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Bigelow'un 2000'ler filmografisinde ve Amerikan sinema tarihinde önemli bir yere sahip olacak bu film. Mark Boal'un senaryosu, bu sene ZD30'nin benzeri olan Argo'nun senaryosundan çok çok daha iyi. Diyaloglar harika, oyuncuların tirada doğru yönelmesi için yazılan enfes diyalog sayısı birden fazla. Ki Kyle Chandler, Mark Strong, James Gandolfini, Jason Clarke ve Jessica Chastain gibi oyuncuların performansları filmin kilit noktası oluveriyor. Filmin bir bütün olarak kurgusu harikulade. "Son yarım saatlik kurgusu", "CIA toplantı sahnesi kurgusu" falan diye filmlerin belli noktalarının kurgularını övmek yetersiz kalıyor. Ve tabi neredeyse sıfıra yakın görsel efekt kullanımı ile gerçekçilik dozu iyice arttırılmış. Film için muhteşem setler hazırlanmış, gerçek bir helikopter hava uçurulmuş, Pakistan'ın en işlek caddelerinde çekimi zor olan sahneler çekilmiş. 

İşte bu meziyetler, filmin kumaşının iyi gösterilmesine sebebiyet vermiş. Kumaşı iyi olan bir filmin kötü mesaj vermesini düşünemez sinema izleyicisi düz bir mantık ile. Bu kurnazlıktan istifade edip alt metinler ile gerekli militaristlik enjekte edilmiş. Tarafsız seyircinin ağzına bir parmak bal çalan "Müslüman CIA ajanı", "Stop American Terrorism Pankartı", "Amerika'nın acımasız işkence teknikleri" ögeleri bu taraflılığı yıkmaya yetmemiş. Böyle bir amacı da yok zaten. Kısacası ZD30, yılın artistik ve kalburüstü sinema filmlerinden birisi olmasına rağmen, başından beri bilinen "Bin Ladin'i nasıl öldürdük, görüyor musunuz, işte biz buyuz" mottosunu aynen devam ettirerek anlatımının merkezine bunu yerleştirmiş.

Not: Hollywood sineması, Photoshop ile hayatımıza giren "yazı içinde resim" temalı posterlerden vazgeçmeli, yaratıcı olmalı.

7,5/10

17 Ocak, 2013

Silver Linings Playbook (2012)

Son 15 yılın bağımsız sinemadaki kayda değer isimlerinden olan, Three Kings ve The Fighter gibi filmlerle geniş kitlelere ulaşıp meziyetlerini göstermiş bulunan, hem kamera arkasında, hem de senaryo yazımında yaratıcılığını konuşturmayı ihmal etmeyen New York'lu yönetmen David O. Russell'ın romantik komedi türündeki filmi, Silver Linings Playbook, Oscar sezonunda aldığı adaylıklar ve oyuncularının muhteşem performansından dolayı adı fazlasıyla geçen bir film. Ülkemizde de 4 Ocak'ta kısıtlı sayıda vizyon şansı bulan Silver Linings Playbook, şu ana kadar 2012 yılı içerisinde izlediğim en iyi film. 

Matthew Quick'in hallice kalın romanından David O. Russell tarafından uyarlanan film, karısını onu aldatırken yakalayan ve aldattığı adamı öldüresiye döven; bu nedenle akıl hastanesine yatırılan eski öğretmen ve yeni sade insan Pat'i merkezine alıyor. Annesi tarafından 8,5 aylık akıl hastanesi kapanından kurtulan ve normal hayata adapte olmaya çalışan Pat, uzun zamandır görmediği eşi Nikki'ye bir şekilde ulaşmaya çalışmakta ve onun sevgisini tekrar kazanmak istemektedir. Yakın arkadaşı Ronnie onu evlerine yemeğe çağırdığında, Ronnie'nin baldızı Tiffany ile tanışır (çok alaturka bir tanım oldu ama sister in law diyordu filmde) Tiffany, yakın bir zamanda polis olan kocasını kaybetmiş, kendini aşüfteliğe vermiş, Pat gibi arayış içindeki bir kadındır. Pat ile Tiffany'nin yolları, çok farklı bir biçimde kesişir ve çok farklı bir biçimde ilerlemeye başlar.

Dolu dolu karakterleriyle hem görsel, hem de performans anlamında akılda kalıcı izler bırakan Silver Linings Playbook'un en güçlü yanı kesinlikle oyuncuları. Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence'ın mükemmele yakın oyunları başta olmak üzere Robert De Niro, Chris Tucker ve sayısız yan karakter, romantik komedi filmlerinden alışkın olduğumuz "içi boş karakterler" bilindiğini yok ederek özgün hikayenin harika bir parçası oluveriyorlar. Film Bradley ve Jennifer çerçevesinde dönmesine rağmen. Yönetmen Russell'ın da bunda payı çok büyük. Oyuncuları üzerinde ne kadar etkili olduğunu daha 3 sene önce The Fighter filmi ile gösteren Russell, hem ilk başyapıtını çıkarmanın verdiği kendinden eminlik ile, hem de hikayeye hakim olması ile bunu tekrar perçinlemiş. 2012 senesinin en iyi toplu performanslarından birisi olmuş adeta Silver Linings Playbook.

Tabi filmin "performans filmi" yaftasından kurtulmasını sağlayan o kadar farklı güzellik ve özgünlük var ki... En basitinden klasik bir romantik komedi filminde görülebilecek klişeleri kullanmamayı ve olabildiğince farklı anlatım takınmayı seçmesi mesela. İki tane kaybedenin karşılıklı yaralarını sararak "yıkılmadık ve birbirimizi seviyoruz" mesajını dile getirmesi yerine, perdenin arkasındaki bilindikleri anlatmak yerine, olabildiğince farklı ve yaratıcı bir yoldan seyircisine sunuyor film. En basitinden o dans sahnesi, kaybedilen bahis üzerine sayısız tiradın havada uçuşma sahnesi... Bu film hakkında dileyen istediğini söyleyebilir ama "klişe, bilindik romantik komedi zırvaları" demek için kör ve sağır olmak, fazlasıyla marjinal olmak gerekir.

Silver Linings Playbook, dram ve komediyi harmanlayarak hem kendini iyi hisset filmi, hem de kendini sorgula filmi aslında. Aşk hakkında sayısız film yapıldı, elle tutulan eser sayısı 100'ü geçmez sanırım. İşte bu film, o 100'lünün içine girebilecek kadar başarılı bir iş. David O. Russell sinemasının da ilk başyapıtı. Oscarlarda da "büyük beşli" olarak adlandırılan "En iyi Film", "En İyi Yönetmen", "En iyi Erkek Oyuncu", "En iyi Kadın Oyuncu" ve "En iyi Senaryo" ödüllerinde adaylık kazandı. (Million Dollar Baby'den sonra ilk defa) Uzun süredir hiçbir film bunu başamamıştı. Sanırım filmin eli boş dönme ihtimaline karşılık Akademi'nin filmi bir nevi onore etmesi anlamına geliyor. Ama açıkçası benim pek de umurumda değil. İnsan böyle filmler izleyince fazlasıyla mutlu oluyor. Hele hele meziyetli bir sinemacının elinden çıkınca daha farklı bir hal alıyor. Benim için senenin en iyi filmi. İzleyin, izlettirin.

10/10

14 Ocak, 2013

Django Unchained (2012)

Çok değil, daha 90'lı yıllarda, ilk uzun metrajıyla ilk başyapıtını çıkarmış, tüm sinema dünyasını ayağa kaldırmıştı Tarantino. Rezervuar Köpekleri ile sinema tarihinin en iyi suç filmlerinden birisine imza atan bu adam, üstüne üstlük geveze senaryosu ve farklı anlatımıyla literatüre "Tarantinovari" kavramını sokmuştu. True Romance ile romantik film kalıbını baştan yazmıştı, aynı Woody Allen gibi. Ardından gelen Pulp Fiction ile Cannes'dan gelen Altın Palmiye, Oscar'dan gelen en iyi orijinal senaryo, gittikçe heyecanlandırıyordu izleyenlerini. Jackie Brown, From Dusk Till Dawn, Kill Bill ikilemesi, Grindhouse serisi ve Inglorious Basterds. Sinemaya Christoph Waltz'u bahşetmişti bundan 4 sene önce. Sıkı bir Sphagetti Western hayranı olduğunu bildiğimiz Tarantino, bu sefer en sevdiği filmlerden olan 1966 yapımı Django'nun uyarlamasını yapacaktı. Ama öyle esere sadık kalarak falan değil. Tüm kalıplarını, tabularını, bilindiklerini değiştirerek; yani Tarantinovari sinemasını Sphagetti Western ile birleştirerek. 2012 yılının Aralık ayında vizyona giren Django Unchained, Tarantino'nun en güçlü ve en muhteşem filmlerinden birisi olacaktı. Ve oldu da.

Kadrosunda Leo DiCaprio, Christoph Waltz, Samuel L. Jackson ve Jamie Foxx gibi yıldızları bulunduran film; İç Savaş'tan 2 yıl önce, Teksas'ın herhangi bir yerinde geçen siyahi bir hikaye. Django adındaki bir zenci köle, Alman kelle avcısı Dr. King Schultz tarafından bir gece kurtarılır. Amacı açıktır: Django'ya özgürlüğünü verip listesinde olan tüm aranan kanun kaçaklarını teker teker öldürüp ödülleri toplamak. Ama Django'nun amacı başkadır. Köle pazarında kendisinden ayrı bırakılan ve sayısız işkenceye maruz bırakılan karısını, Broomhilda'yı kurtarmak. Schultz ve Django bir anlaşma yaparlar. Schultz Django'ya, Django da Schultz'a yardım edecektir. Ama Django'nun karısı Broomhilda, Calvin Candle denilen sadist ve psikopat bir köle tüccarının elindedir. İşleri hiç kolay olmayacaktır.

Fazlasıyla ilgi çekici bir hikayeye sahip olan Django Unchained, olağanüstü diyaloglara ve yıllar sonra sinema okullarında okutulacak kadar kült sahnelere sahip. "Geveze, boş konuşan" diye yaftalanan Tarantino sinemasının yine sert cevabı "hater"lara. 3 saate yakın süresi içerisinde aksayan, topallayan, göze batan hiçbir sahnesi bulunmayan; üstüne üstlük her sahnede ağızları açık bırakacak kadar olağanüstülüğe oynayan bir ivmesi var. Tarantino'nun bu film için uğraştığını biliyorduk, ama bu denli kusursuza yakın bir iş çıkaracağını kimse tahmin etmiyordu. Altın Küre'de Tony Kushner'ın mükemmel senaryosunun önünde "en iyi senaryo" ödülünü alması ve Pulp Fiction'dan sonra ilk defa büyük bir mecrada onore edilmesi, her şeyin cevabı niteliğinde.

Oyuncu performanslarına anti parantez açmak yetersiz kalıyor. Haklarında cilt cilt basım yapmak gerekiyor. Başta Christoph Waltz ve Leo DiCaprio'nun nefes kesici performansları kamera arkasında Tarantino'nun olduğunu doğrulayacak cinsten mükemmel. Leo DiCaprio'ya ödül törenleri ve dolayısıyla Akademi tarafından yapılanlar açık ve net terbiyesizlik. Geçen sene Chris Plummer'ın berbat performansına ödül veren Akademi, kim bilir bu sene kime verecek bu ödülü ? En azından Christoph Waltz'a bu ödülün gitmesi gerekir. Çünkü o beşli içerisindeki en iyi performans ona ait. Bunun yanında, Jamie Foxx her ne kadar başrol oynasa da Waltz ve DiCaprio'nun şovlarında eziliyor. Buna rağmen çok iyi bir performansı var. Samuel L. Jackson'un yan karakteri de gerçekten başarılı. Tüm kadronun mükemmele yakın oynadığını söylemeyeceğim, zaten tüm Tarantino filmlerinde durum böyle, yeni bir şey yok.

Toparlarsam senenin Lincoln ile tam puanı hak ettiğini düşündüğüm yegane filmi Django Unchained. Tarantino'nun Oscarlarda En İyi Yönetmen dalında aday olamaması her ne kadar saçmalık olsa da, Chris Nolan'ın fan kitlesi gibi Tarantino'nun fan kitlesi de buna alışkın (ben de o kitledenim). Harvey Weinstein'in her sene olduğu gibi yine şov yaptığı bir yılın içinde, kendi projelerinin en iyilerinden. Sphagetti Western ruhunu 2010'lar sinemasında yaşamak isteyenler kaçırmasın. Senenin en iyi 2 filminden birisi.

10/10

Not: Filmin final sekansında çalan o harika şarkı.


12 Ocak, 2013

No (2012)

Pablo Larrain, 21. yy Şili sinemasının genç ve yetenekli yönetmenlerinden birisi. Festivalden festivale koşturarak CV'sini gayet kabartmış, filmlerini tüm dünya festival izleyicilerine gösterebilmiş bir yetenek. Evet, bu başlı başına bir yetenek. No filmi ile, bu sefer daha derin ve politik sularda yüzmeyi tercih ediyor Larrain. Biraz zorlu, biraz çetrefilli, ama sonuca varıldığında ödülü büyük yollardan. Ve bu son filmi No ile, politik kara mizah türünün modern klasiklerinden birisini yaratmış diyebilirim. Hatta ve hatta, Das Leben Anderen’den beri sinemasal dili bu kadar güçlü bir satirik film izlememiştik, iddialıyım.

Dillere destan olmuş ünlü Şili diktatörü Augusto Pinochet, bir gün karar verir ve kendi diktatörlüğünü referanduma götürme kararı alır. Bu halk oylamasında eğer Pinochet iktidarının devam etmesi isteniyorsa halk evet diyecek, diğer taraf hayır diyecektir. Tabi bu telkinleri halka enjekte edebilmek için iyi bir reklam kampanyasına ihtiyaç vardır, her üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi (bkz. Türkiye). Hayır diyen cenah, Şili’nin genç ve yetenekli reklamcısı René Saavedra ile anlaşır. Trajikomik tarafı da, kendi ajansının patronu evetçiler ile anlaşmıştır. René’nin zekice reklam kampanyası ve fazlasıyla batı desteği ile (ki bu desteği film tiye alarak göstermiş) Pinochet iktidarına son verilir ve ciddi bir fark ile hayır diyen kitle galip gelir.

Tarz ve yapı olarak yer yer “mockumentary” tarzına göz kırpmayı tercih eden No, bunu biraz da aktüel kamerası ve değişik sinematografisine borçlu. Olayları normal gidişatındaymış gibi gösteren ve sanki bir kameramanın zaman makinesine binip, geçmişe gidip, olaylara tanık olmuş ve filmleştirmiş bir yapısı var. Tabi bu sahte belgesel temasının içerisinde de belki de salona girenlerin beklemediği seviyede bir kara mizah seviyesi var. Uzun bir dönem Şili’nin “hakkını vermiş” Pinochet’in reklam kampanyalarından şiir okuyan bir kızın hüngür hüngür ağlamasına, No kampanyasının logosunun eşcinsellerin sembolüne benzemesine kadar günümüzde hatırlanıp ağız dolusu güldürecek fazlasıyla detayı ustaca kullanmasını bilmiş Larrain.

Şili’nin yakın tarihi ile yüzleşmesi, aslında filmi izleyenlere bir nevi mevcut diktatörlüğümüzü de anımsatabilir. Keyfi tutuklamalar, medyanın susturulması, hiçbir anlamı olmayan diziler ile halkın uyutulması, halkı selamlayan sözde demokrat bir lider… No filmini izlerken çoğu yerde kendi ülkemin haline göre kıyaslamalar yaptım ve hiçbirinde de çelişkiye düşmedim, ne yazık ki. Aslında 60’ların başında başlayıp uzun bir süre devam eden bizim ülkemizdeki olayların bir başka versiyonu Şili’deki bu uzun dikta rejimi. Nedense bu gezegenin neresinden bir üçüncü dünya ülkesi çekerseniz çekin, aşağı yukarı aynı sonuçlar ile karşılaşmanız hiçten değil. No’yu izlerken fazlasıyla “iç çekenler” hakkında düzgün sözler söylenebilir ama “bakın bizde ileri demokrasi var, yazık bu Şilililere” diyenler için tıbbi destek bile yetersiz gelebilir.

No, Das Leben Anderen gibi “yer yer” batıcı ve emperyalist bir tutum sergilemeden ülkesinin yakın tarihine ışık tutuyor. Final sahnesinde bile “acaba biz doğruyu mu yaptık” düşüncesini düşündürtüyor. Sonuçta bu No kampanyasının en büyük destekçileri, Amerika Birleşik Devletleri (dünyanın en saçma kafiyesi). Şaşalı, abartılı bir zafer öyküsü yerine naif, yerinde bir hikaye anlatmayı tercih eden No, başta Pablo Larrain ve senarist Pedro Peirano olmak üzere, Gael Garcia Bernal ve tüm oyuncu kadrosunun kusursuza yakın performansı ile süslenmiş, çok iyi bir film. Amores Perros ve Babel ile oluşmuş Gael Garcia izleyicileri de istediğini fazlasıyla alacaklardır, buna eminim.
9/10

Lincoln (2012)

Amerikan sinemasının tarihindeki belki de en iyi 25 yönetmenden birisi olan ve 90'lı yıllarda onur ödüllerini bir bir toplayan; 1999 Oscarlarında ayakta alkışlanan ve bunlara rağmen sektörün içinde olmayı reddetmemiş bir sinemacı olan Steven Spielberg'ün son filmi, Lincoln. Son yıllarda kariyerinin büyük bir bölümünü blockbuster filmlerden para kazanmaya harcayan Spielberg, çok geç olmadan yeteneklerini heba etmemeyi tercih etmiş anlaşılan. Uzun bir süredir Oscar yarışının içinde aktif olarak görünmeyen efsanenin, Saving Private Ryan sonrası en büyük ayak sesleri diye tanımlayabiliriz aslında Lincoln'ü. 

Steven Spielberg'ün filmlerindeki "yönetmen sinemasının" farklılığı, çoğu kişiye bir eksiklik olarak görünse de Spielberg'ün bu konuda farklı bir kadraj anlayışı var. Çoğu zaman hikaye anlatıcısı rolünde ilahi bakış açısını kullanan yönetmen, hiçbir şekilde filmin teknik detaylarının ve metninin egoist bir biçimde önüne geçmek istemez. Bu yüzden de filmleri iyi bir anlatıma ve akıcı bir kurguya sahip olur. Bunda artık 35 yıldır el ele kol kola çalıştığı kurgucusunun, bestecisinin, görüntü yönetmeninin ve yapımcılarının payı çok büyüktür.

Spielberg, yine anlatıcı rolünü tercih etse de, bu sefer hiç sürükleyici bir film çekmeyi tercih etmiyor. Tony Kushner'ın belki de 2012'nin en iyi senaryosunu yazdığı filmde; Amerika'nın efsane başkanı Abraham Lincoln'ün, zorlu bir iç savaş döneminde anayasaya zencilere insanlık hakkı tanıyan ve köleliği tamamen ortadan kaldıran 13. ek maddeyi ekleme kampanyasını anlatıyor. Bu sayede, hem kuzey-güney arasındaki bu anlamsız savaş son bulacak, hem de 2. sınıf insan muamelesi gören zenci kölelerin hukuk önünde eşit yargılanması sağlanacak. Lincoln'ün başkanlık hayatı boyunca uğraştığı tek büyük projesi olan bu özgürlük mücadelesi, birçok siyasi entrikanın, kibrin ve tarifi imkansız berbat bir savaşın içinde geçiyor. 

Lincoln'ün sadece belirli bir dönemine ışık tutan senaryosu, Angels in America mini dizisiyle ve Broadway'den sayısız oyunla tanıdığımız üstat Tony Kushner'a ait. Fazlasıyla diyaloğu ve alt metni bünyesinde bulunduran zengin metin, Spielberg'ün iyi hikaye anlatıcılığı sayesinde fazlasıyla parıldıyor. Filmin diğer Spielberg filmlerinden daha ağır başlı ve dört başı mamur bir anlatım takınmasının tek sebebi de, belki de Spielberg'ün hayat boyu projesi olarak görebileceğimiz, Amerika'nın kahramanı olarak görülen Lincoln'e yönetmenin tamamen bu kadar yoğunlaşmasından ötürü. Yani çoğu Spielberg hayranının filmin ortalarında hikayeyi beğenmeyip filmi izlemekten pişmanlık duyması, dünyanın dört bir yanından gelecek olası alametler.

Time tarafından "yaşayan en iyi aktör" olarak gösterilen Daniel Day-Lewis'in, bazen teatral bir biçimde parıldadığı, bazen naif çıkışları ile göz kamaştırdığı performansı, uzun süre sinemada göremeyeceğimiz kadar olağanüstü. Bunun yanında Tommy Lee Jones ve Sally Field'ın yardımcı rollerdeki performansları, bu üçlünün senenin en iyi performans filmlerinden birisinin temelini attığını da söyleyebilirim. Bunun dışında David Strathairn, Hal Holbrook, John Hawkes, Jared Harris ve kritik bir role sahip olduğunu düşündüğüm David Costabile'in performansları da fazlasıyla kayda değer. Joseph Gordon Lewitt, bir sene içinde birden fazla filmde rol aldığı için karakteri es geçilmiş ve performansı da ona paralel ilerliyor.

Oscar sezonunda harika bir performans sergileyen film, 2013 Oscarları'nda da 12 dalda aday gösterildi. Yakın zamanda da DGA, PGA, WGA, BAFTA ve birçok önemli ödül töreninin ve birliğin takdirini kazanarak Şubat sonunda boy gösterecek. War Horse filmi ile bence sinemasının en "underrated" filmini çekmiş Spielberg'ün, kimilerine göre geri dönüşü, kimilerine göre son zamanlardaki en iyi filmi. Hayranlıkla izlediğim ve beni sinemaya aşık eden Spielberg'ü tekrar bu denli harika bir filmle görebilmek çok iyi geldi açıkçası.

Kısacası Lincoln, ucuz Amerikan Milliyetçiliği kurnazlıklarına takılmadan, şovenist ve faşizan duygular ile Lincoln'ü yüceltmeye çalışmadan; özgürlük, hür irade, savaş, kölelik ve en önemlisi demokrasi hakkında fazlasıyla akılda kalıcı dersler veriyor. Günümüzün Cumhuriyetçi Amerikan siyasetçilerine bakacak olursak, hatta genel olarak o kokuşmuş ülkenin kokuşmuş siyasetine bakacak olursak, siyasetin ne demek olduğu hakkında iyi bir öğreti oluveriyor onlar için bu film. Senenin en iyi filmlerinden...

10/10

10 Ocak, 2013

Flight (2012)

Hollywood ana akım sinemasının 80'lerdeki ve 90'lardaki en dikkat çekici temsilcilerinden; Forrest Gump, Geleceğe Dönüş Üçlemesi ve Cast Away gibi filmlerin yönetmeni Robert Zemeckis'in, CGI destekli animasyon filmlerden sıyrılıp kendi sinemasına döndüğü bir iş Flight. Hatta ve hatta kendi sinemasının da çıkardığı en farklı ve en sanat sinemasına yakın örneklerinden birisi.

Önceleri pek önem taşımayan ortalama filmlerin senaristi olarak tanınan John Gatins'in hiç olmadığı kadar iyi bir metinle karşımıza çıktığı filmde; alkolik ve madde bağımlılığıyla sorunları olan, eşinden ve çocuğundan ayrılmış bir pilot Whip Whitaker'ın, standart bir uçuş sırasında uçağının türbülansa girmesini ve usta pilot manevralarıyla uçaktaki yolcuları kurtarmasını konu alıyor. Bu uçuş sırasında kanında uyuşturucu ve hatırı sayılır seviyede alkolün bulunduğunu öğrenen hükümet, kazada ölen 6 kişinin sorumluluğunu Whip'e atmaya çalışıyor. 

Din, ahlak, adalet, yalanlar ve en önemlisi hayat hakkında birçok altmetni bünyesinde bulunduran Flight, John Gatins'in hiç olmadığı kadar zirveye çıkmasının bir belgesi aslında. Muhafazakar kimliğiyle tanınan yönetmen Zemeckis'in de filmi muhafazakarlaştırmadan, klasik bir "kaybeden alkoliğin yaşam mücadelesi" anlatısını tercih etmeden okumasını yaptığı bu senaryo, iyi bir yönetmenlik başarısıyla kotarılıyor. Başroldeki Denzel Washington'ın yine kariyerinin piklerinden birisini yaptığı harika performansı, 1995 yılında vasat bir alkolik performansıyla Oscar almış Nicolas Cage'i hatırlatıyor ve onu kısa sürede unutturuyor. Akademi tarafından fazlasıyla sevilen bir oyuncu olan ama son zamanlarda kötü filmlerde boy göstermesinden ötürü eskileri aratan bir başka aktör olan Washington'ın Oscar sezonunda adı fazlasıyla anılacaktır. 

Flight, Amerikan sinemasının ihtiyacı olan "beşeri filmler" standardına kendini adapte etmeyi başarabilmiş, ama bunun karşılığını beşeri kaynaklardan alamamış bir film. Her ne kadar eleştirmenler tarafından fazlasıyla olumlu olarak karşılansa da, seyirci bazında okumasının yanlış yapıldığını düşünmekteyim. Ve bir kez daha Kubrick'in "bir filmin seyirci bazında birden çok cevabı olabilir" sözünü aklıma getirerek kendimi yatıştırmaktayım. Ama benim için Flight, sadece "performans filmi" yaftasıyla adlandırılamayacak kadar güzel bir film. 

Not: John Goodman'a yakın zamanda en iyi karakter oyuncusu ödülü verilsin. Çünkü Hollywood, Paul Giamatti'den sonra zırt pırt her filmde görünen bir başka aktör daha bulmuş.

8,5/10

Argo (2012)

Oscar sezonu geldi çattı, ortasını bırakın sonuna bile geldik. Yarın Oscar adayları açıklanacak, ama ben hala kendimi Oscar temposuna sokamadım. Herhalde son birkaç yılda Oscarlara en ilgisiz olduğum döneme denk geldim. Uzun süredir de film izlemiyordum. Bu sessizliğimi Argo ile bozmaya karar verdim. 

Kamera arkasındaki yeteneklerini 2006 yılında Gone Baby Gone adlı müthiş bir filmle keşfettiğimiz son dönemin en ilgi çekici yönetmenlerinden olan Ben Affleck, 3. uzun metrajı Argo ile CIA'in 1997 yılında; adeta İran'a nazire yapma amacıyla kamuoyuna açıkladığı "Operasyon Argo" makalesinden uyarlanarak hazırlanmış bir film. Fazlasıyla batıcı, vurdumduymaz ve liderlik vasfı bulunmayan bir liderin, Şah Rıza Pehlevi'nin devrilmesiyle ortaya çıkan "şeriat devrim ateşi", büyük düşmanlık beslenen ve ezelden beri sevilmeyen ABD'ye kadar sıçrar. Tahran'daki ABD Büyükelçiliği'ni kuşatan milisler, birden fazla Amerikalıyı rehin alırlar. Ama elçilikteki 6 kişi, bir şekilde Kanada Büyükelçiliğine sığınır ve o kaos ortamından kaçarlar. CIA ve Beyaz Saray bu durumdan haberdar olduğunda ise, Tony Mendez adındaki bir ajanı görevlendirir ve onun "sahte film" fikrini kabul eder. Tony, Hollywood'daki Lester ve John yapımcı ikilisiyle projeyi hazırlar ve Tahran'da tutsak kalmış 6 Amerikalıyı, film ekibindenmiş gibi göstererek oradan kaçırmaya çalışır. 

Senarist Chris Terrio'nun Joshuah Bearman'ın makalesinden uyarlayarak yazdığı senaryo, 2012 yılının yazılmış en iyi senaryolarından birisini perdeye taşıyor. Bunun yanında, filmin son 45 dakikasındaki yüksek gerilim atmosferini sağlayan kurgu, yine senenin en iyi kurgusal meziyetlerinden birisini izlememizi sağlıyor. Bunun yanında Ben Affleck'in kamera arkasındaki olgunluğu ve gittikçe ayakları yere basan bir hal almış görüntüsü, filmin meziyetlerine meziyet katıyor. Tek eksiği Affleck'in, kendi de dahil olmak üzere oyuncular üzerindeki pasifliği. Neyse ki kadrodaki birkaç yetenekli oyuncu bu durumu kurtarmaya yetiyor. Alan Arkin bu Oscar sezonunda çok ön plana çıksa da asıl aslan payı Bryan Cranston'da. 

Klasik bir milliyetçi melodram izletmek yerine Affleck, hem Hümeyni öncesi batı hayranı Pehlevi'ye dokunduruyor, hem şeriat rejiminin diktatoryasında yaşam mücadelesi veren diplomatları anlatmaya çalışıyor, hem de Sam Amca'nın eksik ve gedik noktalarına parmak basıyor. Ve bunu da altını çizerek söylemek gerekirse "yıldızlı bayrağı fazla sallamadan" uyguluyor. Kısacası Argo, senenin en meziyetli sinema filmlerinden birisi oluveriyor. Oscar sezonunda adının birden fazla geçmesi de en büyük ümidim.

9/10

19 Aralık, 2012

Hobbit: Beklenmedik Macera (2012)

Ve sonunda... 1,5 yıldır çekim aşamalarını, setlerini, dedikodularını dinlediğimiz; orta dünyanın uçsuz bucaksız yeni vadilerini bir sürü yapım aşaması videosu ile ucundan kıyısından görebildiğimiz; 13 yeni cüce ve 1 hobbit ile kanlı canlı tanıştığımız; çocukluğumuzun ve gençliğimizin fantastik beyninde başyapıttan da bir ötede yer bulmuş bu harika orta dünya masalının bir parçası olduğumuz ve elimiz ayağımız tutarken, kıyamet kopmamışken sağ salim izleyebildiğimiz "Hobbit". Ama yalnızca hikayenin birinci bölümü. Ama devamı yalnızca 1 yıl sonra. Ama hikayenin finali tamı tamına 1,5 yıl sonra. Ama mutlu ayrılarak salondan... Ama gerekli orta dünya dozajını aldıktan sonra filmden... Ama hüzünlü, ama eğlenceli, ama düşünceli izleyerek bu orta dünya masalını...

2010 yılında Meksikalı yönetmen Guillermo Del Toro'nun yazıp yöneteceği bir prequel olan Hobbit, Del Toro'nun projeyi terk edip bayrağı Peter Jackson'a devretmesiyle çok büyük bir anlam kazandı. Peter Jackson, en son 2001 yılında ziyaret ettiği orta dünya setlerine (topraklarına) geri dönüş yapacaktı. Yeni Zelanda'nın uçsuz bucaksız topraklarını fersah fersah gezip devasa bir mobil dünyayı yanında götüren ve çekimleri o şekilde yapan; bu yüzden hayranlarının gönlünü kısa sürede fetheden harika yönetmenin önüne The Adventures of Tintin engeli takılmıştı. Bu vesileyle ön hazırlıklar biraz daha titiz yapıldı ve çekim süreci 2011 yılının ilk çeyreğinde başlamış bulundu. İlk başlarda, kitabın 425 sayfa civarı olmasını baz alarak düşünülen "iki ayrı film", başta efsanevi orta dünya kitabı Silmarillion'un bazı kısımlarının eklenmesiyle de 3 filme çıkarıldı. Peter Jackson ve ekibi, bu kitaptan 3 filmin çıkmayacağını zaten biliyorlardı, bir nevi seyircisine süpriz yaptılar. Her şey yerli yerine oturmuş ve çileli geri sayım başlarken, seyircinin yapması gereken tek şey Peter Jackson'un arada bir yayınladığı "yapım aşaması videolarını" izlemek olacaktı.


Buraya kadar yaptığım genel özetten sonra, okurun aklındaki kilit soruyu aydınlatmak isterim. "Yazar, bu filmden istediğini aldı mı, almadı mı ?" Bu filmden beklediklerini almış ve tatmin olmuş bir Orta Dünya hayranının yazısını okuyacaksınız.

Çok değil, daha 2003 yılında AFI (Amerikan Film Enstitüsü) tarafından "tüm zamanların en iyi üçlemesi" ilan edilen ve 2004 Oscarları'nda 11 Oscar alıp rekor kıran bir film ile orta dünyaya kısa süreli bir veda etmişti Peter Jackson. 2000'ler sinemasının en önemli eserlerinden birisi olan bu üçleme, etkisini sinema tarihine kadar yayabilmiş, çoğu "en iyi filmler" listesinde boy göstermiş, fantastik sinemanın tartışmasız en iyi üçlemesi oluvermişti. Çok kısa gibi görünen bu 11 yıllık ayrılık, Orta Dünya hayranları için 11 asır gibiydi kuşkusuz.


Orta Dünya ve dolayısıyla Arda evrenine yetkinliğini ve hakimiyetini Yüzüklerin Efendisi üçlemesiyle kanıtlamış bir yönetmen olan Peter Jackson, sinemanın eğlence ve sanat yönünü tahmin edilemeyecek ve ulaşılamayacak bir ustalıkla birleştirdiği 11 yıl öncesinden bugünlere kadar pek bir şey kaybetmemiş gibi duruyor. Bu sefer "epik" olmaktan çok "maceravari" bir yapıda olan bu öyküyü, JRR Tolkien'ın diğer öykülerinden alıntılar yaparak ve aradaki boşlukları kapatarak bir üçleme kalıbı içine sokuyor Jackson. Bilbo Baggins'in evinin kapısındaki anlamsız işaret ile başlayan ve 12+1 cücenin davetsiz bir biçimde Bilbo'nun evine saldırmasıyla şekillenen hikaye, yine Gandalf gibi bir akıl hocasına ve Thorin gibi bir lidere ihtiyaç duyarak, aslında belli başlı karakterlerinin yerini değiştirerek iyi bir prequel hikayesi anlatıyor. Bu sefer işin içinde cüceler, goblinler, warglar ve dillendirildiğinde eserin büyüsünü bozacak bir sürü yeni cins karakter var.


Beklenmedik Yolculuk, "hırsız" diye addedilen bir Hobbit'in, 13 farklı cücenin, Gandalf'ın ve son Erebor Kralı'nın oğlu Thorin Meşekalkan önderliğinde sürüyor. Amaçları, Erebor Krallığı'nı yıllar önce yok etmiş ve cücelerin yıllar boyu uğraştığı ganimetin "üzerine oturmuş" Ejderha Smaug'u öldürüp, Erebor ve Dale şehrini kurtarmak ve cücelere eski yuvalarını geri vermek. Çünkü Arda üzerinde kalan tek yuvaları olan Erebor'un da düşmesiyle, yertsiz yurtsuz birer göçebeye dönüşen cüceler, hem kaybettiklerini geri getirmek, hem de Orta Dünya'da tekrar saygınlık kazanmak istiyorlar. Bu çetrefilli maceranın amacı çok açık olsa da, söylendiği kadar kolay değil pek tabi ki. Bu yolda Ayrıkvadi'yi, Goblinler'in inlerini, Gollum'un yüzüğü sakladığı yeri ve daha bir çok gizemli, tehlikeli, büyüleyici yeri gezen grup; tahmin edildiği gibi yer yer çeşitli ayrılıklara düşüyorlar ama içlerindeki birbirlerine olan sadakat duyguları adım adım yükseldiğinde tekrar toparlanmasını biliyorlar.

Beklenmedik Yolculuk'un bu harikulade öyküsünden pek "hikayebozan" vermeden ayrılmak ve teknik detaylara geçmek istiyorum. Bilindiği gibi film, neredeyse efsanevi bir CGI tasarımına sahip. Erebor Krallığı, Dale Şehri, Ayrıkvadi, Kuytuorman, Yalnız Dağ, Goblin Mağarası ve şu an aklıma gelmeyen birçok müthiş tasarım örneği. Fantastik filmlerin bel kemiğini oluşturan görsellik anlamında fazlasıyla zengin. Ama eleştirmenlerin (metacritic, rottentomatoes) yaptığı tutarsız eleştirilerin çoğu da "yoğun CGI kullanımı, kolaya kaçma" üzerine oluyor. Fantastik bir öyküden bahsediyorsak Yeni Zelanda'nın çayırlarına bir Ayrıkvadi kurmak, bir Erebor Krallığı kurmak veya gerçek Troller bulup onları teker teker taşa çevirmek delilik olurdu. Ki Peter Jackson, üçlemenin devamında bizzat Yeni Zelanda'nın doğal ortamlarında sayısız çekim yaptı ve filmin tamamını stüdyoda çekme (Avatar) gibi bir yanlışa düşmedi. Bu da alın teri ile film çeken bir yönetmen olduğunun göstergesi bence.


Howard Shore'un besteleri, bir başlangıç için oldukça makul. Senaryo, bir başlangıç için oldukça kafi. Filmin genel teması, bir macera öyküsü anlatma babında oldukça tatminkar. Hobbit: Beklenmedik Yolculuk, Orta Dünya'da bir dönem yaşamış ve hala yaşıyor olan hayranların beklentilerini karşılayacak; bunun dışında kalan ve klasik ana akım - sanat sineması ile bu filmi karşılaştıracak, ucuz yollu yazı yazıp prim kazanan eleştirmen grupları için bol keseden hakaret sebili olacak bir film. Peter Jackson'un başından beri bir Yüzüklerin Efendisi yaratma düşüncesinde olmadığının da ilk alameti. 21'inden (inşallah kopmadan) önce Hobbit'in ağzımıza bir parmak bal çalmasının da ayrı bir mutluluğu. Bir başyapıt değil. Epik bir film değil. Kötü bir film hiç değil. Olmak da istemiyor zaten hiçbirini. İyi bir başlangıç yaparak meziyetlerini devam filmlerine saklama derdinde, olay bundan ibaret. Hele hele Pelennor Çayırları Savaşı'ndan daha etkileyici Beş Ordular Savaşı izleyeceğimiz; her türlü maceradan daha korkutucu ve gerilimli bir Kuytuorman macerasının içine gireceğimiz devam filmleri için, tekrarlamakta fayda var, iyi bir alamet. Başta Orta Dünya hayranları ve tüm fantastik sinema severler için tavsiye edilir. Bu yılın en iyilerinden. Oscar bu işin lobisi, hiç sormayın, hiç de bulaşmayın.

9/10

09 Kasım, 2012

Filmekimi 2012 - Sıralamam


Çok geç bir yazı olduğunun farkında olarak filmekimi2012 programında izlediğim 12 + 1 (kısa film) filmin kısa kısa incelemelerini ve puanlamalarını yapmak istiyorum. 2012 yılının kalburüstü bağımsız filmlerini izlemek kadar güzel bir şey olamazdı herhalde geçen ay. Haneke'nin Amour'unun biletleri birkaç gün öncesinden tükenmişti. Festival gününe kadar tüm seanslar neredeyse tam doluydu. Eğlenceli, öğretici, güzel bir deneyim oldu benim açımdan. "Film okuma" diye bir şey varsa eğer, galiba biraz ilerlemişim bu konuda. Aynısını donanımhaber'in sinema bölümüne de yazdığım "Filmekimi İzmir 2012 inceleme" yazım.





1) Pieta (10/10) 

Kore sineması intikam hikayesi anlatmasını aşırı derecede ve sinir bozucu dozda iyi biliyor. Kim ki-duk, Kore sinemasının medar-ı iftiharı olan, ülkesinin en farklı yönetmenlerinden birisi. Pieta ile de harikaların da harikalarını yaratmış diyebilirim. PTA'nın Master'ının önünde Venedik'de Altın Aslan'ı alması süpriz değil, aksine festivalde ödülü tek hak eden film. Rahatsız edicilik seviyesinde Haneke ile yarışacak kadar zorlu bir film ayrıca, çünkü seansın ortasında salondan 10-15 kişi çıktı, bir kadın salondan çıkar çıkmaz bayıldı. 

Not: Filmin afişindeki metafor, ünlü "Pieta" heykeline bir gönderme niteliğinde.

2) Amour (9,5/10) 

Michael Haneke ve onun rahatsız edici, sinir bozucu sinemasının son ürünü, Amour. Belki de sinemasının en zor filmi bu. Filmekimi programında yoğunluğun en fazla olduğu filmdi Amour. Keza tüm dünya festivallerinde de durum böyle. "Yok efendim sanat sineması izlenmiyor, biz izliyoruz çok şanslıyız" diye kasıntılara girmeyin. Toronto'dan Cannes'a kadar dünyanın dört bir yanında bu filme bilet bulanı cennete yolluyorlar. Her neyse... Haneke, bilindik, klişe bir melodramı çekilmez bir sonu olmayan hikayeye öyle bir yerleştirmiş ki, filmin son 40-50 dakikasını salona ne amaçla gelirlerse gelsinler tüm seyirciler pür dikkat izlediler. Haneke, istediğini, belki de hiçbir filminden alamadığı derecede bu filminden almasını fazlasıyla bilmiş. Planları uzatmış, kamerayı aktüel kullanmak yerine ilahi bakış açısı ile kullanmış ve insanların geleceği hakkında fazlasıyla düşünmesi için bol bol zaman bırakmış. O meşhur, televizyonda oynayan IKEA reklamındaki mutlu mesut yaşayan aile var ya, işte öyle bir ailenin gerçekte olmadığı vurgusunu yapmış. Seyircisine her zamankinden daha fazla tecavüz ederek, yine ucu fazlasıyla açık bir final ile noktayı koymuş. Haneke'yi ya seversiniz, ya nefret edersiniz. Her usta yönetmen gibi de filmin ikinci yarısına kadar genel geçer kitleye kendi belirlediği süreyi tanıyarak kendi kitlesini sona saklamasını iyi biliyor Haneke. Batı, büyük ihtimal bu filmi hazmedemeyecektir. Oscarlarda en iyi yabancı film ? Zor gibi. 

3) No (9/10) 

Seçkinin açık ara farkla beni en çok şaşırtan filmiydi No. Şili sinemasının son dönemdeki en iyi yönetmeni olan Larrain'in, Cannes'dan ödülle dönen bu siyasi - politik taşlaması, Şili'nin yakın tarihindeki meşhur diktatörünün referandum kampanyasını konu alıyor. Diktatörün, kendi iktidarını referanduma götürmesinden sonra, ülke iki kutba ayrılıyor ve diktatörü destekleyenler "evetçi", rejimin yıkılmasını isteyenler "hayırcı" oluyor. Ünlü reklamcı René Saavedra ile anlaşan "hayırcı güruh", zorlu, trajikomik, çetrefilli bir yoldan referandumu kazanıyorlar. Ama Larrain, ABD'nin yoğun bir biçimde desteklediği "hayır" kampanyasını, öyle anti-komünist salvolar sallayarak yorumlamıyor. Finalinde bile "acaba biz ne yaptık" sorusunu sordurtuyor. Her açıdan eleştirel bir film, gerek diktatoryaya, gerekse batı hayranlığındaki özgürlükçü kitleye. Ülkemizin şu anki durumuna da bire bir uyuyor ayrıca, tam bir replika. No filmi, hem Şili'nin 80'lerdeki durumuna, hem de ülkemizin 60 yıllık berbat rejimine dolaylı yoldan da olsa ışık tutan, harika bir film. 

4) Dupa Dealuri (9/10) 

Her ne kadar indirdiğim sürümün berbat olması sebebiyle izleme fırsatına erişemediğim 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün'ün yönetmeni Cristian Mungiu'nun son filmi Beyond The Hills, Romanya'nın ücra köşelerinin birisinde sıkışıp kalmış bir grup rahibenin, cehaletin ve bilgisizliğin pençesine düşmesi yüzünden ilmi yanlış ellerde öğrenmesinin satirik bir eleştirisi niteliğinde (bu cümleyi de yazabildim ya :D). Bir kadın, rahibe olup kendini dine verir. Diğer kadın, onun uğruna Almanya'da çalışıp para biriktirir, ama sevdiği kadın rahibe olmuştur. Ayrı dünyaların farklı hikayesinin içinde de bir din olgusu. Mungiu, en iyi bildiği iş olan kadın ilişkilerini, öylesine derin ve dolu bir senaryo ile anlatmayı seçmiş ki, hem yakın zamanda Avrupa Birliği ülkesi olan Romanya'nın aslında öyle ahım şahım bir yer olmadığını dile getirmiş, hem cehaletin pençesindeki kadınların panzehiri din olgusunun elinde bulmasını eleştirmiş, hem de muhafazakar bir toplumda imkansız ama güçlü bir aşk hikayesi anlatmayı denemiş. Hepsinden de yüksek başarıyla ayrılmış. Cannes'dan en iyi senaryo ve en iyi kadın oyuncu(lar) ödüllerini de aldığını belirtmiş olayım. 

5) The Angel's Share (9/10)

Ken Loach'u azıcık tanıyanlar bilirler. Britanya'nın tabir-i caizse en ana akım dışı sinemacısıdır. Orta direklerin hikayelerini anlatmayı tercih eder. Sisteme, düzene, kara mizah dozunda eleştiriler sallar. The Angel's Share filmi ile de yine harika bir kara mizah ürünü ortaya koymuş. Filmekimi seçkisinin en komik filmiydi. Bu senenin de en komik filmiydi ayrıca. Cannes'dan Jüri Ödülü alması da anlamlı olmuş. Bu filmi uzun uzun anlatmayı da tercih edebilirdim ama sadece izleyin demeyi tercih ediyorum. Alex Payne'in Sideways'inden sonra alkolik kara mizah filmlerine bir yenisi daha eklendi :)

6) Tepenin Ardı (8,5/10) 

Emin Alper'in Berlin'den iki ödül ile dönen filmi Tepenin Ardı, sinemamızın bozkırımızı anlatan bir başka ürünü. Bozkırda yaşam zordur, çetrefillidir, hepimiz biliyoruz. Ama Emin Alper'in tarzı biraz daha farklı. Ne Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu'da, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı) kadar ahım şahım, profesyonel; ne de Metin Erksan (Susuz Yaz) kadar politik, romantik bir bakış açısında. Belki de ikisinin arasında bir yerlerde. Bir ilk film olmasına rağmen çok iyi bir anlatıma sahip. Her ne kadar filmin geneline hakim olan  ana fikir "savaş sendromu yaşayan birisinin toplumdaki yeri" teması olsa da, her bir karakterini hiçbir şekilde es geçmeyerek o uçsuz bucaksız bozkırlarda derinlemesine anlatmaya çalışıyor. Berlin'den iki ödülle dönmesi sürpriz değil. Yeni dönem Türk sineması için de bir ümit kaynağı Emin Alper. 

7) Ruby Sparks (8/10)

Listemde bir değişiklik yapmak zorunda kaldım. Bunun sebebi de tamamen Stranger Than Fiction'u izlememden kaynaklanıyor. Ruby Sparks, ona iyi bir alternatif, biraz daha küfürlü, biraz daha romantik. Ama senaryo anlamında Zoe Kazan'ın kaleminin Zach Helm'den daha derin ve ağırbaşlı olduğu söylenemez. Zach Helm'in kaleminin edebiyata yakın ve kaliteli olması da Ruby Sparks'ı gözümde birkaç puan düşürdü. Sanki bir karşılaştırma yazısıymış gibi duruyor, evet. Ama tekrar edilen şeylerin karşılaştırmasını yapıp iğnelemesini düzenlemek de işimiz olmalı. Gene de son dönemde romantik sinemaya gelmiş kaliteli işlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim Ruby Sparks'ın, 8 puanı bu yüzden verdim.

8) The We and The I (7,5/10) 

Fransız sinemacı Michel Gondry'nin kendi sinemasına geri dönüşü niteliğindeki Biz ve Ben, seçkideki güzel filmlerden birisiydi gene. Cannes'da "yönetmenlerin 15 günü" programında gösterilen ve ilgiyle karşılanan film, Amerika'nın hippi ve sorumsuz gençliğine ışık tutuyor. Gençliği eleştirmeyi, tek bir mekanda, bir otobüsün içinde; yani farklı bir yoldan yapmayı tercih ediyor. Yönetmenin kontratlı alınan Blackberryler'e, iPhone'lara yaptığı yakın çekimler de "özentilik" kavramının içini biraz deşiyor. Gondry'nin kendi özgün tarzı ile yansıttığı bu bağımsız film, her bir liseli gence geç olmadan izletilmeli. 

9) Sessiz - Be Deng (7,5/10) 

Rezan Yeşilbaş'ın 14 dakikaya sığdırmaya çalıştığı "darbe sonrası güneydoğu" temalı filmi Sessiz, bu yazıyı okuyanların bildiği üzere Cannes'dan en iyi kısa film ödülünü aldı. Ve hak ediyor da. 14 dakikalık bir süre içerisine bölgede yıllarca yaşanmış olanları sığdırmaya çalışması ve bunu da dilini fazla sivriltmeden yapması, bence takdire şayan. 

10) Beasts of the Southern Wild (6,5/10) 

Hani bazı filmler vardır, insanda öyle bir etki yaratır ki, ömür boyu o sizin başucu filminiz olur. Bazı insanlarda da aynı film etki bile bırakmaz. Pan'ın Labirenti etkisi beklerken bu "masaldan", öyle bir şey olmadığını gördüğümde neredeyse dünyam başıma yıkılıyordu. Çünkü beklentilerim çok fazlaydı. Toplumun en alt kademelerinde yaşayan bir grup insanın hayata tutunma öyküsünü, küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatan Düşler Diyarı, hakkında fazla konuşmak istemiyorum ama benim için fazla abartılmış bir film. Hele hele "son 20 yılın en iyi sundance filmi" demek, kulağıma lobici şirketlerin isimlerini fısıldatıyor. 

11) 7 Days in Havana (6/10) 

Benicio Del Toro, Gaspar Noe, Elia Suleiman gibi yönetmenleri de kadrosunda bulundurarak, 7 farklı yönetmenin Havana yorumunun kolajı niteliğindeki "Havana'da 7 Gün", bilindik "bilmem neresi, seni seviyorum" şehir reklamlarının aksine, şehrin banliyölerinde yaşayan, geçim sıkıntısı çeken orta direk insanları inceleyerek; merkezine Havana'yı almak yerine "insanı" alıyor. Tabi her "birleştirilmiş" filmin temel sorunlarından birisi, Havana'da 7 Gün'e uğruyor ne yazık ki. Hikayeler arası kopukluğun olması, her yönetmenin kendi yorumunu tabir-i caizse abartması ve özellikle Gaspar Noe'nin sanatsallıkta sınır tanımaması. Elia Suleiman, Benicio Del Toro ve Pablo Trapero dışındaki tüm bölümler sanki amatör bir yönetmenin elinden çıkmış hissi veriyor. 

12) The Door (6/10) 

Macar sinemasının ana akım yönetmeni Istvan Szabo'nun festivale Helen Mirren'ın ismi sayesinde seçilen son filmi The Door, festivaldeki büyük hayal kırıklıklarımdan birisiydi. Macar sinemasını efsane Bela Tarr dışında pek tanımıyordum. Szabo'nun bir Tarr olamayacağını da biliyordum. Pek yanılmadan, pek bir beklenti içine girmeden izlemeye çalıştım. Helen Mirren'ın üst düzey yetenekleriyle bezenen performansı olmasaydı, bu vasat melodramik öykü çekilmezdi. Evet, ne yazık ki basit bir melodram anlatmayı tercih etmiş Szabo. Ana akım sinemanın büyük bir bölümünün yaptığını o da hakkıyla yerine getirmiş. Film bittiğinde alkışlayanlar... Festivalin izleyicisi kesinlikle değillerdi.

13) Me and You (5/10) 

Kim tahmin edebilirdi ki 70'lerde ve 80'lerde sinemaya belli başlı başyapıtlar armağan etmiş bir İtalyan efsanenin böyle bir film yapacağını ? "Yeni dalganın ruhu" diye lanse edilmiş, adeta yeni dalganın son filmiymiş gibi boyanmış ve anlamsız bir biçimde bu festivale konmuş Ben ve Sen, amatör bir yönetmenin bile beceremeyeceği türden bir film. Fazla konuşma ihtiyacı da duymuyorum, çünkü baştan sona, hiçbir mesaj veremeden perdeden ayrılan (veya verdiği mesajların hiçbirisi kayda değer olmayan), hayal kırıklığı yaşatan bir film.

Brave (2012)

Disney'in Pixar'ı satın aldığı 2006 yılı, başta animasyonu Pixar ile yaşamış bir nesil için önce korkutucu, daha sonra merak uyandırıcı, sonraları ise ilgi çekici ve haliyle başarılı bir hal almıştı. Disney'in yıllar yılı süre gelen zihin kontrollü çizgi filmleri ve animasyonlarının ardından, Pixar gibi kısa süre içerisinde devleşmiş ve kültleşmiş bir firmaya nasıl bir dokunuş yapacağı merak konusuydu. Ratatoullie ve Wall-E ile ne yapmak istediklerini fazlasıyla kanıtlayıp gönülleri fethettiler. Tabi yılların getirdikleri, Pixar'ın bilindik kadrosunun yavaş yavaş kızağa çekilmesine sebep oldu. Amatör kadro diye tabir edilebilecek, yıllarca Pixar'ın çetrefillilerinin yanında bir nevi stajyerlik yapmış bu yeni yönetmen ve senaristler, yüz milyon dolarlık animasyon projeleri ile karşı karşıya bırakıldı, bütün iş omuzlarına yüklendi.

Mark Andrews ve Branda Chapman'ın liderliğinde, Lion King'in 27 senaristinden biri olan Irene Mecchi ve TV'deki çizgi filmleri ile boy göstermiş Steve Purcell'in senaryoya katkılarıyla hazırlanan 185 milyon $'lık Brave, bu yıl Disney'in animasyondaki en büyük kumarlarından birisi. John Carter ile büyük bir hezimet yaşayan Disney, artık yeni bir Wall-E çıkaramayacağının bilincinde, Pixar Stüdyoları ile çalışmaya ve ciddi paralar harcamaya devam ediyor "ne yazık ki". Ama Brave, ne yazık ki denilecek kadar, en azından geçen seneki Cars 2 kadar vasata yaklaşan bir yapım değil.

İskandinavyanın masal gibi, folk müzik kokulu topraklarında, ailesi ile zıt, prenses olmak istemeyen savaşçı, cesur, güzel bir kız yaşar, Merida. Okçuluktaki yeteneği daha küçük yaşlardan başlayan Merida'nın babası, tabir-i caizse bir Viking barbarıdır -sempatik olmasına rağmen. Annesi ise tamamıyla krallık kültürüyle yetişmiş kuralcı bir ebeveyndir. Bir gün krallığın 3 klanının savaşçı toplulukları Merida'yı istemek ve bir klanın en güçlü savaşçı erkeğiyle evlendirmek için krallığa doğru yol alırlar. Merida, bu durumdan haliyle huzursuzdur. Tek amacı, okçuluğunu cesareti ile birleştirip iyi bir savaşçı olabilmektir. Annesinin ağır baskıları yüzünden krallıktan kaçıp kadim dostu at Angus ile ormana doğru ilerleyen Merida, orman perilerinin yönlendirmesi ile bir cadının evini bulur. Tek istediği, annesinin katı fikirlerini değiştirmek için ona büyü yapılmasını istemesidir. Büyünün sonuçları ne istediği gibi gider, ne de geri dönüşü olmayan bir yol bu kadar uzak olur Merida'ya. Bir annenin ve kızının öz düşünceleri ve duyguları ile karşı karşıya gelip aralarında yanlış yollardan oluşmuş bağı tekrar onarmanın hikayesi aslında Brave.

Hikaye, fazlasıyla bilindik. Senaryo, fazlasıyla bilindik. Karakterler, fazlasıyla aşinalık uyandırıyor. Disney, Wall-E'den bu yana yetişkinlere yönelik bir icraat yapmamakta ısrarcı. Ama bu kadar olumsuzluğa rağmen, ortalama alt metninin verdiği ana fikri sağlam bir şekilde dillendirip güzel denebilecek bir fantastik cesaret öyküsü anlatmayı tercih ediyor. Ne öyküsünü aşırı fantastik, ne de fazla dramatik yapıyor. İkisinin ortasını sürekli bulmaya çalışıp en azından bir kız çocuğunun gözünde eğitici olmaya çalışıyor. Tabi bunu başarılı bir biçimde yaptığı pek tabi ki tartışılır. Çünkü biz biliyoruz ki Pixar'ın her bir filmi 7 den 70'e sayısız alt metin, gönderme, mesaj ve ana fikir (hatta ana fikir bile, evet) ile doluydu.

Efsaneleşmiş bir rock grubundan eski performanslarını beklemek kadar aptalca bir durum Disney'den ve Pixar'dan beklentiler içinde olmak. Ne veriyorlarsa izleyip kabullenmek de aptalca bir durum tabi. Kendilerine "restart" attıklarını düşünüyorum Brave ile. Bu sene Frankenweenie ve Wreck it Ralph ile Brave'den daha güçlü yapımları varmış gibi görünen Disney'in, 2009'da bir benzerini izlediğimiz "Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?" animasyonunun birkaç gömlek altında kalan bir projesi olmuş Brave. Bilindik animasyon klişelerini göz ardı ettiğiniz sürece bence eğlenceli bir animasyona dönüşüveriyor. Şu ana kadar sönük geçen 2012 animasyon maratonunun iyi işlerinden.


7/10

28 Ağustos, 2012

Breaking Bad (5. Sezon)

Oh be, sonunda televizyon tarihinin en iyi dizisinin final sezonu başladı. Buruk bir başlangıç oldu tabi Breaking Bad'ciler için, malum, son sezon. Televizyonda anlatılmış en iyi hikaye olmasına rağmen 5 sezonda tadında bırakarak bitirecekler. Kimilerine göre iyi, kimilerine göre daha cıvkı çıkarılması gereken bir dizi. Vince Gilligan'a göre de 5 sezonluk hikayeden ibaret olmayan, ucunun sinema filmine kadar açık olacağı görünen bir iş. Ama tabi Vince'in söylediğine göre tüm ekip bu son sezona odaklanmış ve en mükemmel bir şekilde nasıl sunabiliriz onun derdindeler. 

Biz de bu dertlerini saygıyla karşılayarak, beklentilerimizi ilk 4 sezonun daha da ötesine taşıyarak, büyük bir final izleme umudu ile Temmuz'un ortasında ekran başına geçtik. Pazartesi günlerini adam edecek bir dizi Breaking Bad, bu yaz sıcağında çekilesi tek şey. 8 + 8 olarak yayınlanacak son sezonun ilk 7 bölümü geride kaldı bile. Son 1 bölüm ve tarifi imkansız bir bekleyiş, taa 2013'e kadar... 

İlk bölümde verdikleri flashforwardlı spoiler ile kuvvetle ihtimal bağdaştırabileceğimiz bir gidişat... Kafayı iyiden iyiye sıyırmış bir Heisenberg... Televizyon tarihinin en tehlikeli kötü adamlarından birisi... Çevresindeki hiçbir canlıya zerre merhamet duymayacak hale gelmiş, sadece kendi egosunu ve kıçını düşünen, mükemmeliyetçi bir uyuşturucu efendisi... Ne canımız ciğerimiz Jesse, ne babamız yerine koyduğumuz Mike, ne her polis böyle olsa dediğimiz Hank, ne kahvaltıların vazgeçilmez ismi Flynn, ne de adi kevaşe Skyler... Hiçbir karakterin eski sezonlardaki gibi kendi bölümleri yok artık. Bütün bölümler, evet evet bütün bölümler Heisenberg üzerinden kurulmaya başlandı. Daha doğrusu sonlandırılmaya başlandı. Vince Gilligan'ın dediği "tüm zamanların en pislik adamını size göstermeye çalışıyoruz" sözünü her bölüm aktif olarak göreceğimizin habercisi bu sezon. Ve her bölüm sonunda suratımızda oluşan garip şekiller... Bu sezon, belki de televizyon tarihinin bir daha göremeyeceği kadar güçlü, sert, egoist, muazzam, muhteşem. Artık bu andan sonra okuduğunuz her bir kelam, spoiler'ın kralını içerecektir. Lütfen ailemi bu yazıya katmadan önce dikkate alın şu cümleyi.

5. sezon 1. bölüm
"Let the game begins"

"Walter'ın 52. doğum günü sekansıyla başlayan dizinin sezon finali açılışı, bize ufak bir flashforward haberciliği yapıyor. Hırs, azim, ego, güce ulaşma isteği, geçmişten gelen eziklik gibi bütün olumsuz karakteristik özellikleri üzerinde taşıyan Walter'ın her şeyi geride bırakıp New Mexico'dan kaçtığını anlıyoruz. Bu sahnede de birisinden epey gizli ve güvenli bir biçimde bir araba ve M60 satın alıyor. Savaş baya bir büyük olacak, baya baya büyük ! Marduk gezegenine açık mektup: Eğer 2012 Aralık'ta bize çarpma gibi bir hevesin varsa 32 yerinden bıçaklarım lan seni ! 

Bunun dışında Walter'ın havaya uçurduğu meth lab'i araştırmaya gelen Gomie ve Hank, neler neler bulmuyorlar ki ? Gus Fring'in ölümünden sonra Cartel'in deşifre olması ve Fring'in ofisinde bulunan bilgisayar, fazlasıyla kafasını ağrıtıyor tabi Walt, Jesse ve Mike'ın. Bölümün efsane repliği "Magnets Bitch !" ile, gene pratik zeka Jesse planı ile bu üç kafadar laptoptan kurtuluyorlar. Açıkçası, ilk başlarda mantık hatası aradığım bu bölümün kusursuz bir biçimde tasarlanmış olduğunu söylemeliyim. Breaking Bad ve mantık hatası, are you kidding me, bitch ?"

5. sezon 2. bölüm
"Hadi meth yapmaya başlayalım."

"Evet, bunların bir şekilde Gus'ın 40'ı çıkmadan blue meth'e başlaması gerekirdi. Ulan adamın daha kemiği karışmadı toprağa (sanki kaldıydı) ne bu acele ? Neyse, Walter işte, söz geçiremiyorsunuz. 

Mike'ı ikna etme bölümü bunun bir diğer adı. Yine "Thanks, but no thanks" gibi efsanevi bir repliği herkesin aklına kazımış bir bölüm. Bir şekilde dağıtım işinde tecrübeli birisini bulmaları gerekiyordu, çevreleri pek de geniş olmadığı için Gus'ın has adamı Mike'a başvurmaya gittiler. Tabi Mike'ın işi kabul edeceğini söyleyen kim ? Kim ? Tabi ki bizim fırlama polisimiz Hank. İyi bok yedi ve Mike'ı bu işin başına tekrar getirdi. Mike dedenin torunu için biriktirdiği 5 milyon $'ı mahkeme kararı ile haşırt to the blackboard diye  hesabından alınca dımdızlak kaldı dede. 

Bölüm açılışı efsane olacak cinsten. Gus'ın almancı metilamin kaynağını da bir şekilde öğrenmiş oluyoruz. Mike'ın muhteşem pusu taktiği de bölümün komik yerlerinden. Ayrıca bu bölüm yavaş yavaş Walter denilen Heisenberg'ün ne denli bir duygusuza, korkusuz bir adama dönüşeceğinin sinyallerini vermekte"

5. sezon 3. bölüm
"Ruh hastası Heisenberg"

"Her bir karede fırtına öncesi sessizliğini izliyoruz ve adım adım yaklaştığımız büyük curcunanın sinyallerini alıyoruz. Bizimkiler Mike'ı işin içine kattıktan sonra artık mekan bakmaya gidecekler tabi. Ama artık Gus yok, onunki kadar profesyonel bir ekip yok, güvenli bir mekan yok. Walter, Gus'ı öldürürken akabininde gerçekleşecek hiçbir atraksiyonu düşünmemiş, bunu anlamaya başlıyoruz. Saul'un bulduğu meth yapma mekanları listesinde bizi 3. sezona götürecek 80'ler video salonu sahnesi yine bu bölümün en komik yeri bana kalırsa. Mekanların hepsini bulan Saul, deli gibi araştıran Saul, ama en akıllıca ve en kafi fikri veren gene Heisenberg. Bu noktadan sonra bu adama Walter demek abes kaçıyor. Heisenberg'ün ustaca planlarının bir başka versiyonu olan Vamonos Pest Evlere İlaçlama Şirketi Tic. Ltd. A.Ş., mobil meth laboratuvarını literatüre de sokmuş nitelikte. 

Geçen bölümde boğazını sıkıyormuş gibi ağlattığı Jesse'den sonra şimdi de ekran başındakilerinin boğazını sıkmaya başlıyor bu bölümde Heisenberg. Risin'e maruz bıraktığı çocuğa bakışı her şeyi anlatıyor. Bu adam daha kötü olamaz, veya kötülüğün başka bir limiti olamaz ! Sağ salim meth yapmaya başlamaları güzel bir şey. Gelecek bölümde başlarına bela olacak gerizekalı Todd ile tanışmaları da düşündüren bir şey. Bu veletten bir numara çıkacak düşüncesinde olan bir ben değilim herhalde." 

5. sezon 4. bölüm
"Metilamin lazım bacım"

"Belki de sezonun hayranlar tarafından en çok dışlanan ve sıkıcı bulunan bölümü ilan edilebilir 4. bölüm. Çünkü Skyler denen kevaşenin bulunduğu sahne sayısı birden fazla ne yazık ki. Daha çok da onun iğrenç triplerini izletiyor bizlere. Bir nevi seyircisini keskin bir çizgi ile ikiye bölme bölümü bu. Skylercılar ve Waltercılar. Özellikle ilerleyen bölümlerde Skyler'ın arkasına alacağı destek daha fazla olmaya başlayacak. Sebebini zaten biliyorsunuz. 

Bu bölümde, almancı metilaminci kızımızdan bir varil metilamin satın alıyor bizimkiler. Ama DEA, Madrigal'e baskın yaparak kimyasalların bulunduğu departmanın sorumlusunu tutukluyor, tüm varillere GPS yerleştiriyor. Peki hakikaten GPS'i DEA mi yerleştiriyor ? Lydia'nın parmağı var mı ? Bölüm sonunda bunun muhakemesine oturuyor bizim 3 kafadar tabi ki. Yine Walter ve yine yaratıcı bir plan. Açıklanmıyor içeriği. Gelecek bölüme saklanıyor. Her ne kadar eylem açısından zayıf bir bölüm olsa da Walter - Skyler savaşının üzerinde duran ve belki de bütün sezon boyunca duracak tek bölüm olması, gerilim düzeyini tepeye çekiyor. Fırtına öncesi sessizliği en çok hissettiğimiz bölüm."

5. sezon 5. bölüm
"Time to being Jesse James"

"Bölümün başlığı bu olsa gerek. Evet, Mike'ın Walter'ı kızdırmak için söylediği "Jesse James'i öldürdün diye Jesse James olamazsın" sözünün istisna olup beden bulmuş hali bu bölüm. Bu adam gerçekten çok ciddi, korkusuz ve hakikaten kafayı iyiden iyiye sıyırmış. Önünde hiçbir engel yok ona kalırsa, gerekirse çocuklu bir kadının infaz kararını verecek kadar soğukkanlı. Nerede o oto yıkamacıda lisedeki öğrencisine rencide olan ezik Walter, nerede şimdi uyuşturucu baronu olmak isteyen Heisenberg ? Evet, zaten bunları biliyorsunuz. Ama içinde zerre korku taşımayan bir Walter'ı bilmiyorsunuz.

Geçen bölüm Walter'ın yaptığı planı öğreniyoruz tabi, Lydia'nın üzerine gitme işi. GPS'i kim yerleştirdi ? Metalimin gerçekten takip ediliyor mu ? Walter'ın duygu sömürüsü ile kayın biraderinin ofisine yerleştirdiği böcekten neler duyacaklar ? Bunlar klasik sorular. Teker teker de cevabını buluyor. Ama, o bölüm açılışına ne demeli ? Sadece bir çocuk, bir bisiklet, bir tarantula ve uzaktan gelen bir tren sesi. Yine senaristler alakasız bir konuyu bölüm finaline öylesine bağlamışlar ki, ayağa kalkıp "bu bölümü yazanın anasını, avradını..." demek geliyor içinden insanın. Neyse. Lydia paçayı kurtardıktan sonra metilamin kaynağının haritasını ve sistemini veriyor bizimkilere. Jesse James'lik değil de, Butch Cassidy'lik yapıyorlar bu bölümde. Vagonunun birisinde 1000 galon metilamin taşıyan bir treni soyma işlemi. Bu sefer üçlünün yanına yardımcı olarak Vamonos'un salak ve genç delikanlısı Todd da geliyor. Ustalık eseri bir plan ve yüksek dozda adrenalin ile treni soyuyorlar. Soygun sonunda sevinirken kimi gördüklerini tahmin etmek o kadar güç ki. Bisikletli, tarantunalı çocuk. Todd silahını çıkarıyor ve çocuğu vuruyor. Hem de uzak bir mesafe olmasına rağmen tam 12'den (!!!). Ve dalga geçermişçesine Exe. Producer 'Vince Gilligan' yazısı siyah ekranda. Fırtınaya hoşgeldiniz."

5. sezon 6. bölüm
"Ayrılık zamanı, ama biraz erken"

"Ne denilebilir ki artık ? Walter'ın ipe sapa gelmeyecek vurdumduymaz tavırları, Jesse yerine Todd gibi moronun yanında saf almalar, yine ve yine kafasında 40 tilki dolandırıp hiçbirisinin kuyruğunu birbirine değdirmemeler... Ayrılık pek tabi ki gelecekti artık. Ve o bölüm bu bölüm oldu. Öldürülen çocuğun üzerinden 24 saat geçmemişken, Queen'in Lily of the Valley şarkısını ıslıkla çalması Walter'ın, zaten bütün sinir sistemi çökmüş Jesse için bir uyanış, bir irkiliş çığlığı oldu. Walter, yüksek egosuna belki de ilk kez yenildi orada. Jesse'yi kaybetti.

Bu bölüm, sezon boyunca hiçbir şekilde üzerinde durulmayıp geri plana itilen (ki hiçbir karakter Walter kadar aktif değil artık, bu sezon Walter'ın sezonu) Hank'in Mike üzerinde yoğunlaşmaya çalıştığı bölümlerden. Gus davasını hiçbir şekilde kapatmak istemiyor, bir şekilde şebekeyi, daha doğrusu Heisenberg'ü öğrenmek istiyor. Çünkü blue meth piyasada. ASAC (Amir, müdür, hede hödö) olduktan sonra da özgüven aşılandı birden kendisine. Tabi elde var 0. Mike gene paçayı kurtardı, ama...


Artık işler fazla riske girmeye başladı. Gus gibi profesyonelin idare ettiği bir uyuşturucu ağı yok artık. Walter gibi egoist bir anti-kahraman tarafından yönetiliyor. Güvenlik yok, nakliye riskli, ürünler bile mobil lablarda üretiliyor. Kimse polise veya mahkemeye ötmesin diye de Mike'ın adamlarına da para yediriliyor. Mike geri adım atıyor ve ıslıktan sonra geri atmak için can atan Jesse'yi de duruma ortak ediyor. Mike zaten gerekli anlaşmaları yapmış, 1000 galon metilaminin 3/2'si rakip uyuşturucu çetesine satılacak, geriye kalan galon Walter'a verilecek. Eğer ikna olursa tüm galonlar satılacak. Herkese 5 milyon $ pay kalacak, piyasadan herkes çekilecek. Oldu mu şimdi bu laf bu ? Oldu mu böyle para kokan bir ortamda hocam ?

Heisenberg'ün "beni siz delirttiniz" naraları attığı bu bölüm, kötü adamımızı tek başına bırakıyor bu taht yolculuğunda. Mike yok, Jesse isteksiz, Skyler kevaşe. Walter, doğaçlama yaparak Mike'ı ve rakip çeteyi zor durumda bırakıyor, tüm metilamine el koyuyor. Artık kontrol onda, tamamen onda. Buradan sonra namını konuşturup "imparatorluk işine" devam edecek. 

Not: Bölümün en komik yeri olan "Jesse'nin yemek masası maceraları" yerini kaç defa izledim bilmiyorum.

5. sezon 7. bölüm
"Tony Montana'lığa giden yol"

"Heisenberg, artık en büyük rakipleri ile yüzleşmek zorunda. Coca-Cola'nın üreticisi, Le Cola yapanlara "bu iş böyle yapılır, bırakın bu çakma işleri" demek zorunda. Ve "ismimi söyle" diyerekten Heisenberg karizmasını da göstermek zorunda. Artık o korkulan bir isim. Efsaneleşen ejderha hikayeleri gibi, şehre indiğinde herkesin kaçıştığı Beowulf'un ejderhası gibi Heisenberg. 

Hank'in kendini parçalayarak harcadığı emeklerin sonucunu aldığı bir bölüm oluyor ayrıca. Dizinin gizli favori karakterlerinden olan ve 5. sezon ile bu konuda terfi etmiş Mike'ın da veda perdesi. Avukatı yakayı ele veriyor, torununu parkın ortasında bırakmak zorunda kalıyor, şehri ve ülkeyi terketmek zorunda bırakılıyor. Mike için çok dramatik bir son. Ama o da ne ? Heisenberg, bu kadar pislik olamazsın ! Sırf Mike'dan hapisteki 9 adamın listesini almak için onun yanına kadar gidip onu vuran, onu öldüren Heisenberg ! Dizi başladığından beri bütün küfürleri ettiğimiz, adi kevaşe dediğimiz Skyler'a destek vermemizi, onu haklı çıkarmamızı sağlayan Heisenberg ! Ruhsuz bir psikopata, kontrolden çıkan bir Tony Montana'ya dönüşen bir Heisenberg ! Bu bölümden sonra Vince Gilligan'ın nefret aşılama taktikleri başarıyla sonuçlanıyor. Artık bir numaralı pislik, Heisenberg oluyor ! Hank'i öldürmesi tamamen egoist bir durum, tamamen sinirsel bir durum. Onu vurduktan sonraki yüz ifadesi ve korku da her şeyi anlatıyor. Bir anlık verilmiş dengesiz bir karar. Ama birkaç saat sonra zerre umursamayacağı bir karar ne yazık ki. O listenin Lydia'da olduğunu aklının ucundan bile geçirmiyor o dakikalarda, çünkü gururuna yediremiyor. O pis, kokuşmuş, şişmiş, iğrenç gururuna ! 

Jesse yok, Mike öldü. Bize de Heisenberg kaldı. Böyle olmaz, böyle gitmez. Ben bundan sonra yokum derdim başka bir dizi olsaydı ama bu Breaking Bad. Yazarlarının insan olmadığı tek dizi.




Gelecek hafta 2 Eylül'de (Amerika zamanı ile) yayınlanacak 8. bölüm ile 5. sezonun ilk yarısı tamamlanmış olacak. Bize de, yeni çekim sürecini, yeni senaryoyu ve 2013'ün belirsiz bir ayını beklemek kalacak. Hoşçakalın, yo !