12 Years A Slave

12 Years A Slave

İngiliz yönetmen Steve McQueen'den mühür niteliğinde bir film.

Blue is the Warmest Colour

Blue is the Warmest Colour

Abdellatif Kechiche'den 2013'ün en çarpıcı başyapıtı.

2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak, 2012

The Girl With The Dragon Tattoo


Filmin İskandinav Versiyonu İçin Yazdığım Kritik
Çağımızın ana akımdaki en büyük temsilicilerinden birisi olan David Fincher'ın son filmi. Sinemaya Se7en, The Game ve Fight Club gibi inanılmaz filmleri bahşetmiş, üstüne üstlük geçen sene The Social Network ile Oscar yarışına en önden giriş yapmış birisi. Suç ve gerilim deyince ilk akla gelen isim olması, günümüzün neo-noir film havasını yakalamada öncü olması da başka artıları. Şimdi, gelelim mi filme ?


David Fincher'dan bahsediyoruz. Ona kısacık da olsa bir girizgah yapmadan başlanmaz yazıya. Geçenlerde blogumun en eski yazılarını okuyup "ne kadar saçma yazılar yazmışım" dedikten sonra silmeye karar vermiştim blogu. Sonra kendime bir kalıp belirlemek istedim ve bu kalıbın üzerinden karalamalara devam edecektim. İşte ilk örneğini okuyorsunuz şu an. Şanslısınız. Ve hala filme giriş yapmadım farkındaysanız.

Lisbeth ve Mikael
2009 yapımı ilk İsveç uyarlaması, bize öylesine güzel bir Sherlock hikayesi anlatmıştı ki, aynı yıl çıkan diğer 2 film ile ilk filmin havası sönmüştü resmen. Geçenlerde Eylül ayında izlemeye koyulduğum ilk film, acaba Fincher'ın remake'inin altında mı kalacak diye düşünüp duruyordum filmde. Ama kitaptaki o müthiş polisiye teması gerçekten filme enjekte edilmişti. Harika bir takip ve dikkat mekanizması ile gerekli yerlerde şaşırmamanız, polisiye orgazmı yaşamamanız hiçten bile değildi. Tabi biz Fincher'ı bekliyorduk. Üzerinde 1,5 yılı aşkın süre çalışılan, yazarının Steven Zailian'ın olduğu bir projeyi... Geç de olsa geldi. Ve açıkçası tüm polisiye açlığımı giderdi.
Lisbeth ve "kim olduğunu bilirsin sen"
Hikayeyi bilmeyenler için kısaca çıtlatalım. İdealist bir gazeteci var, Mikael Blomkvist. İsveç'in meşhur işadamlarından birisinin ihaleye fesat karıştırdığını öğreniyor, e tabi haliyle bunu ispat etmede feci zorlanıyor. Dergisinden atılıyor, tazminat ödemek zorunda kalıyor, yani bildiğiniz klasik kaybeden tiplemesi. Henrik Vanger adında bir kodamanın kendisini dedektif olarak tutması ile başlıyor hikayemiz. Kitabını okumayanlar için söyleyeyim, Blomkvist'in işi aldığı sekans bile gerçekten efsane olabilir polisiye dünyasında. Özellikle resimlere yapılan yakın plan çekimler...

Hikaye anlamında Zodiac'a çok benzeyen bir kitap Ejderha Dövmeli Kız. Bizzat seçtiğini anlamamak için kör olmak gerekir Fincher'ın. Hani biz ne remake'ler biliriz, filmin direk kopyasını perdeye koyanlar mı ararsın, eski filmin kadrosunu yeni filmde oynatan mı ararsın... Fincher tam dişine göre bir projede olduğundan, gerek karanlık sinematografisi ile, gerek puslu ve buğulu ortamı ile ve her sahnede ayrı bir profesyonellik akan gerilim sahneleri ile bize eski temposunu gösteriyor. The Social Network ve Benjamin Button gibi kendi ligi dışındaki işlere bulaştığını hepimiz hatırlıyoruz. Sanki tutucu hayranlarına bir özür gibi bu film. Ve sözüm senettir. Bir Remake, ilk filmin üzerine nasıl çıkar onu göreceksiniz perdede.

Mikael ve Erika Berger
Film 4 gözle beklenirken, teaserlar ve fragmanlar düşerken en çok istenilen Zailian'ın kitabı daha iyi ele alıp ilk filmde gizlenen sahneleri yazmasıydı. Tabi Fincher'ın kurguya pozitif katkısıyla, dört dörtlük bir polisiye izlediğiniz her halükarda belli ediyor kendini. Senaryo beklenildiği gibi ve her zamanki gibi Zailian'ın ucu açık senaryolarından birisi. Aynısını bu sene Moneyball'da da yaptı. 

Ha, bakın, unutmadan, jenerik tam bir efsane olmuş. Benim açıkçası "Catch Me If You Can" den sonra gördüğüm en iyi film jeneriği. Biraz da Fight Club havası var. Led Zeppelin'in müziğini koyup İngiliz'leştirdiğini düşündürmeyin Fincher'ın filmi. Kitabın hiçbir İsveç dokusuna zarar vermemiş. Hatta konuşulan İngilizce bile İsveç aksanında. Bazı yerlerde İsveççe kelimeler de bulaşıyor oyuncuların ağzına. Bu bakımdan saygı duydum, hani Spielberg falan yapsaydı Hokey stadı bile koyardı filme.

Sinematografisine diyecek laf bulamıyorum. 3D olmadan karları gözümüze gözümüze nasıl sokacağını, soğuğu iliklerimizde nasıl hissedeceğimizi, Lisbeth'in her motorlu sahnesinde nasıl hop oturup hop kalkacağımızı iyi hesaplamış. Her ne kadar bu sene Lubezki ve Kaminski gibi 2 tane favorim olsa da, bir üçüncüye, Jeff Cronenweth'e yer açmamak ayıp olur. Fincher ile daha önceden 2 projesinde çalıştığını da belirterek, görüntü yönetmeninin defterini kapatıyorum.

Ve gelelim Rooney Mara'ya. The Social Network'teki cameosundan sonra ne yapacak diye bekliyorduk bizde. Asıl beklentimiz Noomi Rapace'in performansı ile boy ölçüşecek miydi ? Ve yine Fincher tarzı belli ediyor kendini. Resmen oyuncusunu okumuş ve müthiş bir performans çıkarması için elinden geleni yapmış. Rooney Mara'nın Altın Küre adaylığına şaşıranlar iki kez düşünsünler. Çünkü perdede psikopat ve zeki bir kızın şovunu izleyecekler.

Bu kadar zırvalığı toparlamak gerekirse, David Fincher'ın eski kalıbına geri dönmesi beni çok sevindirdi. Steven Zailian'ın geveze senaryosu beni haliyle mutlu etti. Mutsuz sonla biten bir Fincher filmi izlemek de haliyle müthişti. Hiç adından bile bahsetmediklerim; Daniel Craig, Stellan Skarsgård ve Christopher Plummer'a da anti-parantez açalım. Her bir sahnede, onlardan beklenildiği en üst düzey performanslarını gösteriyorlar. Hani derler ya, "Biz kurbanın kurtulmasını, katilin ölmesini bekleriz, işte o arafta seyirciyi gerebildiğin kadar gereceksin" diye. Malum sahne aklınıza geldiyse, ilk işiniz bu filmi izlemek olsun. DGA'nın yeni favorisi haline gelen David Fincher, hakikaten büyük bir iş kotarmış. Yılın en iyi polisiyesi, ve en başarılı filmlerinden birisi. Bundan sonra ne zaman bir remake yapacaksa yönetmenler, başlangıçta ilk bu filmi izlesinler.

08 Ocak, 2012

Amerikan Ulusal Sinema Eleştirmenleri Derneği

A Separation final sekansı.

Bağımsız ödüllerin ödül maratonunda bayrağı büyüklere teslim etmeye hazırlandığı bu günlerde, Amerikan Ulusal Sinema Eleştirmenleri Derneği, her yıl klasikleşen ödül törenini gerçekleştirdi. Lars Von Trier hayranı olmasıyla da bilinen topluluk, geleneği bozmadan ödülü Melankoli'ye vermiş. The Tree of Life (1 oy ile kaçırmış) ve A Separation, onları takip eden diğer bağımsızlar. A Separation'un mevcut en iyi orijinal senaryoya sahip olması da, çok ama çok büyük bir onur. Gerçi arkasında Sony Pictures gibi çok sağlam bir reklam kaynağı var, çok da iyi reklamını yaptı. İran Sineması olması da ayrı bir artısı tabi. Kim ne derse desin bu yılın en büyük süpriziydi ve Oscar'larda En İyi Senaryo dalında aday olursa kimse de şaşırmasın. Sinematografide herkes hem fikir, Harry Potter'ın bu dalda aday bile gösterilmemesi sanki enteresan olmuş. Hugo'nun bağımsız bir dernekten ödül alması da, elini ciddi ciddi güçlendiriyor Scorsese'nin. Bağımsızlar ön planda, bir çok önemli yapıtın önündeler. Tek eksik Drive'ın olmaması, ona da zaten iyiden iyiye üvey evlat muamelesi yaptılar. Listede en çok sevindiğim ödül kuşkusuz Brad Pitt'in ezici bir oy ile En İyi Aktör ödülünü alması. İşte kazananlar:

BEST ACTOR
*1. Brad Pitt – 35 (Moneyball, The Tree of Life)
2. Gary Oldman – 22 (Tinker Tailor Soldier Spy)
3. Jean Dujardin – 19 (The Artist)


BEST ACTRESS
*1. Kirsten Dunst – 39 (Melancholia)
2. Yun Jung-hee – 25 (Poetry)
3. Meryl Streep – 20 (The Iron Lady)


BEST SUPPORTING ACTOR
*1. Albert Brooks – 38 (Drive)
2. Christopher Plummer – 24 (Beginners)
3. Patton Oswalt – 19 (Young Adult)


BEST SUPPORTING ACTRESS
*1. Jessica Chastain – 30 (The Tree of Life, Take Shelter, The Help)
2. Jeannie Berlin – 19 (Margaret)
3. Shailene Woodley – 17 (The Descendants)


BEST PICTURE
*1. Melancholia – 29 (Lars von Trier)
2. The Tree of Life – 28 (Terrence Malick)
3. A Separation – 20 (Asghar Farhadi)


BEST DIRECTOR
*1. Terrence Malick – 31 (The Tree of Life)
2. Martin Scorsese – 29 (Hugo)
3. Lars von Trier – 23 (Melancholia)


BEST NONFICTION
*1. Cave of Forgotten Dreams – 35 (Werner Herzog)
2. The Interrupters – 26 (Steve James)
3. Into the Abyss – 18 (Werner Herzog)


BEST SCREENPLAY
*1. A Separation – 39 (Asghar Farhadi)
2. Moneyball – 22 (Steven Zaillian, Aaron Sorkin)
3. Midnight in Paris – 16 (Woody Allen)


BEST FOREIGN-LANGUAGE FILM
*1. A Separation – 67 (Asghar Farhadi)
2. Mysteries of Lisbon – 28 (Raoul Ruiz)
3. Le Havre – 22 (Aki Kaurismäki)


BEST CINEMATOGRAPHY
*1. The Tree of Life – 76 (Emmanuel Lubezki)
2. Melancholia – 41 (Manuel Alberto Claro)
3. Hugo – 33 (Robert Richardson)


EXPERIMENTAL
Ken Jacobs, for “Seeking the Monkey King.”

05 Ocak, 2012

Oscar'a Doğru | WGA Sonrası Son Durum


Arık yavaş yavaş ödül maratonu için ısınmaya başlıyoruz. Kelli felli ödüllerin adaylıkları kendini göstermesiyle, senenin en iyi filmleri de kendilerine yer bulmaya başladı yarışta. Tabi her sene olduğu gibi gözardı edilmeler olsa da, mevcut filmlere de kimsenin çatlak ses çıkarması pek mümkün gözükmüyor. Tabi gözardı edilen filmlerin birkaç yıl sonra kült olacağını düşünürsek (The Tree of Life, Drive) kalan sağlar bizimdir mantığıyla elimizde neler var onları inceleyelim.

Önce PGA (Amerikan Yapımcılar Birliği), sonra da WGA (Amerikan Yazarlar Birliği) tüm adaylıkları gösterdiler bizlere. Onlardan önce çoğu bölgenin eleştirmen birlikleri de kendi kazananlarını gösterdiler. Hepsinden önce AFI, eşit olarak dağıttığı yılın 10 filmini açıkladı. Arada Altın Küre adaylıkları falan derken, an itibariyle WGA'nın açıklanmasıyla kafamızda belirli şekiller oluşmaya başladı.

Her ne kadar büyük bir ölçü olmasa da WGA, sonuçta bazen Oscar adına nokta atışları yapmasını bilen bir topluluk. Geçen sene Nolan'a giden özgün senaryo ödülünden sonra Oscar'da "haliyle" yüzü gülmemişti. Sonuçta yeni Hitchcock, tüm huylarını kopyalamış resmen adamın. Geyiği bırakıp, WGA 2012 adaylarına bir göz atalım.

Özgün Senaryo
  • 50/50
  • Bridesmaids
  • Midnight in Paris
  • Win Win
  • Young Adult
Kısa inceleme: Anlayacağımız WGA'nın özgün daldaki favorisi Midnight in Paris olmuş. Woody Allen sinemasının 2000'lerdeki en iyi işi olarak gördüğüm bu film ve paralelinde senaryosu, kesinlikle bu ünvanı sonuna kadar hakediyor. Yalnız birlikten olmayan filmler liste dışı kaldı, bunlardan en büyüğü de The Artist !

Uyarlama Senaryo
  • The Descendants
  • The Girl With The Dragon Tattoo
  • The Help
  • Hugo
  • Moneyball
Kısa inceleme: İşte burası amiyane tabirle zurnanın zırt dediği yer. Kimsenin burada, bırakın favoriyi, bir fikir söyleme hakkı bile bulunmuyor. Uyarlamaların her zaman zor olduğunu söylerim kendi kendime, bu yıl da en çok senaryo zenginliği uyarlama cenahında.

PGA cephesine gelecek olursak, burada artık hepimizin bildiği durum var. Yapımcılar ne derse, en iyi film ödülü ona gidiyor. Buna artık kulis mi dersiniz, lobi mi dersiniz, ne derseniz deyin ama çok önemli filmler yapımcılar sayesinde resmen canlı katliama uğratılıyor. The Tree of Life, Drive, Tinker Tailor Soldier Spy bu yıl bunların başında geliyor. Bırakın favoriliği, adaylıkları bile yok. Ama unutmadan, 2007, 2006, 2005, 2002 ve 1999 yıllarında bu "Oscar Kardeşliği" bozulmuş, beklenmedik veya beklendik filmler ödül almış.


Drive
Adım adım ilerlediğimiz Şubat ayının sonundaki gecede, tahminimce 10 tane aday adayı en iyi film sayısı bu sene 7 ye düşürülecek ve dört gözle kimin ne yapacağını göreceğiz. Yalnız önemli olan bir nokta da DGA, yani eski tabirle Rejisörler Birliği. Geçen sene The King's Speech'in 2 büyük ödülü kazanmasında büyük etki sahibiydi, ki geçen sene The King's Speech çıkmayana kadar herkesin ağzında The Social Network sakızı dolanıyordu. Inception yarışta bile değildi. Altın Küre artık en iyi film ve yönetmen ödüllerine etki etmiyor, bu yüzden oradan sadece kadın ve erkek performansları çekebiliriz tahminlerimiz açısından. BAFTA'nın da milliyetçi duygular içinde olacağını tahmin edersek, bu sene tahminlerde işimiz harbiden zorlaşacak. 
Şimdi film film inceleme kısmına geldik değerli izleyenler. Kısa geçeceğim burayı, mesela The Tree of Life'dan başlayalım:

Oscar Aday Adayı 10 Film içinde olması muhtemel bir ihtimal. Ama asıl adaylarda yüzü güler mi, veya Akademi bu yıl 10 filmi de aday gösterir mi orasını bilemem. Ama sürekli gençleşen 6000 kişilik dev kadro, The Tree of Life'ı göz ardı edebilir. Sinema için de öyle büyük bir kayıp olmaz ne yazık ki, birkaç yıl sonra unutulur gider.

Drive:
Yine bir bağımsız, yine bir muhteşemlik eseri. Çoğu kişi beğenmedi, sebebini de pek araştırmadım. Ama benim için David Lynch-film noir tarzını harmanlayıp önümüze şaheser koyan bir film hissi uyandırdı. Özellikle bu yılın en muhteşem kadraj anlayışının bu filmde olduğuna bahse girerim, Cannes'dan en iyi yönetmen ödülü alması da pek tesadüf değil. Ryan Gosling'in oynadığı psikopatı da kimse unutmaz. 10 film dışında kalacak bir başka yapıt.

Ejderha Dövmeli Kız:
İlk teaserı çıktığında öylesine heyecan yarattı ki, Steven Zailian kitabı resmen yalayıp yutmuş, bunu anladık. Ardından gelen cesur fotolar, başarılı fragman derken girdi vizyona. Ha biz bekliyoruz ama görenler için şimdiden yılın en iyi filmlerinden oldu bile. Her ne kadar geçen seneki The Social Network rüzgarı gibi bir rüzgar ile gelmese de Fincher, bize Se7en'ın yarısını verse kafidir. PGA ile eli güçlenen bir başka yapım. En İyi Film adayı kesinlikle olacaktır.

Warrior:
Zerre kadar yapımcı desteği alamadı, ama şu an seyircileri tarafından kısa sürede kültleştirildi. Yönetmenin çok başarılı çekimleri ve kadrodaki 3 temel oyuncunun şovları bu yılın en iyi filmlerinden birisi olmaya yetse bile, bir çok iyi film arasında kaynayıp giden bir yapım oldu. Oscar'ın bırakın en iyi film aday adaylığını, kapısından bile geçemez. Tabi ne yazık ki !

The Tree of Life
En iyi film adaylıkları için kesin birşey söylemek an itibariyle kural hatası olacaktır. Dikkat çeken ve büyük ihtimal çok konuşulacak 3 filmi yazdım ben. Zaten Yılın 10 Filmi listemdeki favori filmleri göremiyorum bir türlü adaylıklarda, çoğu kişiye de böyle oluyor. Ama bildiğim birşey var ki, bu sene sinemanın en dolu dolu yaşandığı yıl. Tabi mevcut sanatın eğlence tarafına yönelenler için bu adaylıklar saçmalığın daniskası. Onlar için hala en iyi film Sherlock Holmes 2. En İyi Kadın, En İyi Erkek ve En İyi Sinematografi tahminlerimi de yazıp, menapoza kaldığı yerden devam ediyorum dostlar.

En İyi Erkek Oyuncu:
Alacak Olan:
George Clooney
Alması Gereken: Brad Pitt, Jean Dujardin

En İyi Kadın Oyuncu:
Alacak Olan: Glenn Close (5 Oscar Adaylığından sonra vefa borcu gibi birşey)
Alması Gereken: Viola Davis

En İyi Sinematografi:
Alacak Olan: Emmanuel Lubezki (.)
Alması Gereken: Emmanuel Lubezki (.)

24 Aralık, 2011

Moneyball

Parayı Yönetme Sanatı

Bu günlerde filmlere doğru düzgün eleştiri yapamaz konuma gelmiştim. Menopozdaydım anlayacağınız, neyse, toparlandım bir film ile. Bu yıl diyordum ki "öylesine işler izledik ki, düşünün, daha izlemediğimiz bir sürü başyapıt var" diye. İşte onlardan bir tanesi ile karşı karşıya geldim bugün. Bu yılın ortalarında merakla bekliyordum, fragmanı ilgimi çekmişti, keza en önemlisi senarist kadrosu beni büyülemişti resmen. Neyse, bırakırsam geyiği, çok iyi bir film izledim vesselam..

Yaşanmış bir olay.. Bir kitaptan uyarlama. Bir beysbol kulübünde menajerlik yapan Billy Beane'in hikayesi. 30 milyon $'lık takımı, 100 milyon $'ın üzerindeki büyük babalara karşı oynatacak bir takım yaratma yarışında bu adam. Gene bir imkansızın öyküsü. Ama öylesine bir ele alma var ki burada, hani öylesine bir uyarlanmış ki, resmen tadı damağınızda kalıyor. Sonundaki buruk sevinciniz de zaten onu gösteriyor. Konu itibariyle bizim Trabzon'u muza, Bursa'mıza benziyor. Yabancı değiliz, sadece spor dalları farklı, o kadar.
Billy Beane
Brad Pitt'e ayrı bir parantez açmadan önce, şu iki cambaza bir ayrı parantez açmak gerekir sanırım. Zailian ve Sorkin'in kalemlerini zaten biz biliyoruz, milliyetçi denemelerde film yapıyorlar görüntüsü verseler de, aslında yakından uzaktan alakası bile yoktur. Sadece ülkesinin konularını ele almayı severler. Bu sefer ikisini aynı kefede görüyoruz. Onların kült hayran kitleleri için bulunmaz fırsat bu film, çünkü bir senaryoda olmazsa olmaz alt metinleri kullanmasını çok iyi bilmişler. Filmin ilk bir veya bir buçuk saatinde bunu pek anlayamıyorsunuz, bu mu senaryo diyorsunuz. Ama Billy Wilder'ın (veya Hitchcock'tu, tam bilmiyorum) o harika sözünü getiriyorlar akıllara son 40 dakikada. Yazmama gerek yok sanırım.
Billy ve Peter
Baş rolünde ışıl ışıl parlayan, monologları ile ortalığı yıkıp geçen bir Brad Pitt yok, sadece fazla soğukkanlı ve fazla mükemmel bir rol kesiyor. Kimilerine göre boş boş oturuyor, ama oturmanın da bir adabı var. Kimilerine göre bundan daha iyi bir çok performansı var, ama karşılaştırmamız gereken daha önceki beysbol performansları. Mesela tarihin en berbat filmlerinden Any Given Sunday. Veya kardeş dal olan bir rugby filmi Invictus. Gönül isterdi ki Brad Pitt bu performansıyla ödüle kadar uzansın, ama ödüle uzanmak için George Clooney ve Jean Dujardin faktörlerini aşması gerek.


"Kamerayı mıncıklayan adam" olarak tabir ettiğimiz görüntü yönetmenliğinde Wally Pfiser gibi kudretli birisi mevcut. Nolan filmlerinde çizdiği görüntü ustalığı, özellikle Inception, herkesin aklındadır. Pek bir artısı olmaz bu filmin izlenebilitesini arttırmak için, ama bu sözüm sinefillere zaten. 
Antremanda yıldızı parlayan oyuncu.
Dikkat ederseniz yönetmene bir parantez açmadım. Çünkü bir yönetmenlik başarısı görmedim filmde. Ama filmi tabii ki genel olarak ele alırsak, bu yılın en ama en sağlam filmlerinden birisi. Öyle her spor filmindeki gibi son saniye üçlüğüyle de bitmiyor. Çok ama çok dokunaklı bir finalle bitiyor. İlgililere duyrulur.

14 Aralık, 2011

2011 #TOP 10 (Etkisiz Liste)

Eveeet.. Bir çok elementi gördük, bir çok elementi tanıdık. Sıra geldi en civcivli bölüme... Yılın en iyilerini seçmeye. Daha sonuçlanmamış bir yıl ve Türkiye sinemalarına geç gelen filmleri de hesaba katarsak, bu yıl çok müthiş filmler izledik açıkçası. Hepsi de "Oscar Sezonu" diye adlandırılan son çeyrekte geldi neredeyse. Geçen sene de aynı vaka-i hadise vuku bulmuştu. Bu sene sinema kendini ciddi biçimde toparladı. Gerek bağımsızlar, gerek çok zorlayan filmler, gerek doğu sineması (Türkiye ve İran) bize çok farklı şeyler izlettiler. Bu "şeyler" ne ? Şimdi oradayız işte. Listeyi yaratmak tam 3 saatimi aldı. Arkanıza yaslanın ve okuyun dostlar.

  • 1. lik 2 film arasında paylaştırılmıştır.
  • Liste Aralık ortasında hazırlandığı için değişime uğramıştır.
  • Son güncelleme 01.02.2012 tarihinde yapılmıştır.

#1 Hugo
Belki de en zor iştir 1. leri seçmek. Öylesine filmlerin hakkı yenir ki bazen, öylesine isyanlar çıkar ki fanlar tarafından. Ama durun, bu yıl öyle bir film izledik ki biz, çoğu kişi anlamadı tabi, her açıdan çok gerçekçi yenilikler getirdi bize. Biz zannederdik ki Spielberg tarihin en iyi masalcısıydı. Ama Scorsese, kadim dostuna öyle bir gol attı ki, uzun süre unutulmayacak cinsten. Hugo, bu yılın en sıcak, en başarılı, en sevimli ve en dramatik filmlerinden birisiydi. Çocuk filmi statüsünde asla değil, Cinema Paradiso hayranlarına bir saygı duruşu niteliğinde resmen. Biyografik ve fantastik anlatımıyla içinize büyük bir huzur sokuyor. Yılın en iyi filmi.

#1 The Artist
Listemi değiştirmeme sebep olan bir başka film daha. Ama durun, bu filmden de öte birşey. Resmen olağanüstü bir başyapıt ! Kısa sürede kült oldu, ne mutlu ki. Uzun süredir beklediğim bir projeydi, filmekiminde kaçırmamdan dolayı merakımdan geberiyordum resmen. Açıkçası bir Singin' in the Rain hayranı değilim, ama onun 2011'deki muhteşem versiyonunun feci hayranı olduğumu söylemeden edemeyeceğim. The Artist, sessiz filmden sesli filme geçiş dönemindeki Amerikan Rüyası eleştirisini en iyi yapan filmlerden birisi. Başta olağanüstü köpeği Uggie, muhteşem yönetmeni Michel Hazanivicius ve harika oyuncuları Jean Dujardin - Berenice Bero ikilisini ayakta alkışlıyorum. Yılın en iyi filmi ödülünü paylaştırmamı sağlayan  sinemaya saygı duruşu niteliğinde bir film daha.

#2 Bir Zamanlar Anadolu'da
"Bir dakika, listende Türk filmi ne arıyor" çığlıklarınızı duyar gibiyim. Ama sakin olun, bir şovenistlik gösterisi için yazmadım bu filmi listeme. Hugo çıkana kadar bu yılın en iyi filmiydi tarafımca. Sinematografisi bir yana, olağanüstü özgün senaryo zekası başlı başına filmi "başyapıt" statüsüne taşımaya yeter de artardı bile. Ama alışılmışın dışında bir kara mizah, popüler oyuncular, bol ve alt metinli diyaloglar, şaşırtıcı plot twistler bizi resmen büyüledi. Fazlaca övüldü, bende o gruptanım. Ama sinemamızın 2000'lerdeki en büyük zirvesi hangi film diyecek olurlarsa hiç düşünmeden bu filmi söylerim. Teşekkürler NBC. Teşekkürler hepinize !

#3 A Separation
Bu yılın en iyi yabancı filmlerinden gösterilen bir film karşınızda. Ne yazık ki Ekim ayında tanışabildim zat-ı şahsiyetleriyle ancak. Geç oldu ama temiz oldu. İran sinemasının, isterse neler yapabileceğini gösteren, onlar bazında izlediğim en iyi filmi olan bu harika film, bir Asghar Farhadi filmi. Altın Ayı'dan ödül falan almış bunlar hava cıva, ona bakarsanız Bal'da ödül aldı ama hiçbir işine yaramadı. Ama bu yıl The Artist'ten sonra en iyisi olarak gösterilmesinde sanırım gene ama gene defalarca kez söylediğim ve savunduğum senaryo ustalığı mevcut. Adalet sistemini, suçlu-suçsuz ayrımını, bir anneyi, bir babayı, baskıcı ve totaliter rejimi, herşeyi görüyorsunuz filmde. Detayına girmeyeceğim, giren arkadaşlardan devam edersiniz. 2. kez izlediğimde senaryonun müthişliğine tekrar tanık oldum. Bu yıl 2 müthiş senaryo çıktı karşımıza, ikisi de bizim topraklardan, birisi Türkiye, birisi İran...

#4 The Tree of Life
Bu yılın en enteresan ve zorlayıcı filmi olan Hayat Ağacı, Malick ustanın 10 yıl üzerinde uğraştığı bir proje. Anlaşılmaz bir dilde, çoğu izleyen beyninden vurulmuşa dönüyor resmen. Bu yılın tartışmasız en iyi bağımsız filmi. Ama, benim hem puan kırıp hem de listeme aldığım bu film, haddinden fazla mükemmel. Bu yüzden de bizim beyin sınırlarımızın dışında bir yerde, el sallıyor bizlere. Önce ölen bir çocuk, sonra big bang, ardından diktatör baba ve pamuk anne çatısında büyüyen çocuklar... En sonunda gelen cennet ritüeli ve son. Gerçek bir hayat ağacı, her bir şeyden bir kaç kare çekilip birleştirilmiş gibi. Görsel anlamda ciddi büyüleyiciliği var, ama yılın en zor ve en müthiş filmlerinden birisi. Malick sinemasının da en zor işi bu. İzlemeyin, sadece yorumları okuyun. Yoksa tüm bildiklerinizi bir anlığına unutabilirsiniz. (Ben izledim bu arada)

#5 Drive
Aslında bir David Lynch filmi izleyemedim şu güne kadar. Ama onun tarzına fazlasıyla benzetilen müthiş bir film izledim bu yıl. Bağımsız ruhun neler yapabileceğini gösteren, her yanından başyapıt kokan, Ryan Gosling'in yarı psikopat bir karakter çizdiği bu harika filmden bahsediyorum. Nic Winding Refn'in müthiş bir kadraj anlayışında Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü almasıyla başlayan popülerliği boş değilmiş. Breakin' Bad ile hayranlığımı kazanan Bryan Cranston, Mad Men'in seks objesi Christina Hendricks, nam-ı diğer Hellboy üstat Ron Perlman'ın yardımcı roller ile Gosling'e destek verdiği bu harika filmi kaçırmayın. Çekim kalitesi bu kadar üst düzey olan bir film bu yıl gelmedi. Emin olun buna.

#6 Midnight in Paris
Geldik Woody Allen sineması ve zekasına. Daha önce hiçbir filmini izlememekle beraber, ne kadar komik bir adam olduğunu bilmekle beraber bu filmi izlemeye koyulmuştum. Evet, başarılı bir paris çizmiş bizlere. Ama ötesinde birşey var, Woody Allen ve Paris. İşte bu bize klişe Paris boyamalarından daha öte birşey gösteriyor. Salvador Dali'si, Picasso'su, Hemingway'i, Alter Ego Woody Allen'ı ve en önemlisi Marion Cotillard'ı ile başka birşey görüyoruz biz. Büyüleniyoruz, 20'leri yaşıyoruz, 1800'lerin sonunu yaşıyoruz, hatta Rönesans'a gidiyoruz. Woody Allen zekası bu filmde ölçülür mü bilmiyorum ama, ben 90 dakika boyunca ekran dışında hiçbirşeye bakmadım. Sanırım ölçülürmüş.

#7 Warrior
Rocky, Raging Bull, The Fighter, Cinderella Man, Ali... İlk aklıma gelen boks filmleri. İçlerinde tartışması bile ayıp en iyisi tabi ki Ali.. Şaka şaka hemen korkmayın, Raging Bull. (ne mal adam kendi yapıp kendi gülüyor, - e ben kime gideyim ?) Neyse. Bu yıl yükselen yıldız Tom Hardy faktörü sayesinde 4 gözle beklediğim bir filmdi Warrior. İlk çıktığında çok iyi tepkiler almasına karşın popüler olamadı The Fighter gibi. Farklı gözükmese de çok farklı bir konu işlenişi üzerinden gidiyor, çok sarsıyor, bu yılın en iyi dram filmi olma yolunda önündeki rakiplerine feci kroşeler sallıyor. Kime sorduysam, kim izlediyse "bu yıl gördüğüm en iyi iş veya işlerden birisi diyor. Evet, büyük bir çekiciliği, fazlaca başarılı profesyonel sahneleri var. Bir kaç yıl sonra kült olacağını düşündüğüm bu harika yapımda Tom Hardy ve Joel Edgerton'un über performansları mevcut.

#8 Moneyball
Bu yıl etkilendiğim ender filmlerden birisi. Geçen sene The Social Network'ten de etkilenmiştim, o pek yansımadı seyirciye. 
Durgun havada ilerlemesi genel geçer seyircileri üzer, hiç bulaşmasınlar. Ama iki müthiş senarist çok çok iyi iş çıkarmış. 
Brad Pitt öyle sakat, gay, havada uçup kaçan, bir sürü monolog ile şov yapan bir performans sergilemiyor, sadece rolün hakkını fazlasıyla veriyor. Listemi keşke yıl sonu yazsaydım dedirtti bu film bana. 

#9 Rango
"Haydaa.. Bir animasyonumuz eksikti be birader" demeyin hemen. Maaşallah sizde hemen yapıştırıyorsunuz cevapları, bir durun bak dinleyin önce. Western ve animasyon dünyası.. Yapıldı, evet. Ama çok cüzi ve naif biçimde. Böylesine sükse yaratacak ve görselliğiyle büyüleyecek şekilde değil. Şu ana kadar en iyi görsel animasyon özelliğini de taşıyor. Üstüne üstlük bir Gore Verbinski işi, müzikleri Hans Zimmer'a ait. Senaristi de öyle çok basit birisi değil (John Logan), bir animasyon yazıyorsunuz, ama günümüzün animasyonlarından herkes Wall-E, Toy Story 3 bekliyor. Ben de diyorum ki Wall-E ve Toy Story 3 arasında bir başyapıt bu animasyon. Çok da iddialıyım ve ciddiyim. Birkaç yıl sonra değeri bilinecek, biraz dejavu yaparsanız hatırlayacaksınızdır. Johnny Depp ve üstüne yapılan Yekta Kopan seslendirmelerini ayrı ayrı dinleyin. Bu yılın Pixar'sız en iyi animasyonu.


#10 The Descendants
Listemin değişken olduğunu geçen yılın sonunda söylemiştim. İşte bir örneği daha. Hollywood ana akım sinemasının bağımsız cenahının en önemli temsilcilerinden birisi olan Alexander Payne’in, George Clooney’i yanına alarak çıktığı Hawaii yolculuğundaki son filmi, The Descendants. Daha önce yönetmenin hiçbir filmini izlemememe rağmen, kariyerinde About Schmidt, Sideways ve Election gibi önemli bağımsızları bulundurduğunu biliyordum. Oscar yarışında beklediğim filmlerden birisi olan Descendants, bu yılın en iyi Dram filmi olma özelliğini Altın Küre’den ödül alarak pekiştirdi. Bağımsız filmlerde rastlanılan önemli özelliklerden “castı yüceltme” gibi önemli vasıfları olan film, bize yaratıcı dramın en önemli örneklerinden birisini gösterme konusunda usta.


#11 Harry Potter and the Deathly Hallows : Part II
Listenin saygı duruşu niteliğindeki tek filmi. Sinemaya öyle ortalığı yıkacak, yıllarca konuşulacak büyük katkıları olmadı, ama bizim fantastik beynimize öylesine sinyaller yolladı ki bu sekizleme, açıkçası en muhteşem fantastik seri oldu (film çokluğu dolayısıyla) çoğunluğun gözünde. Yepyeni setler, her filmde daha da bir artan sinematografi, sanat yönetimi, göz alıcı kostüm tasarımı, çok başarılı makyajlar ve görsel efektler. Serinin en iyisi çoğu kişiye göre 3. film olsa da, bana göre 4. filmin ulaştığı zirveden onu aşağıya itmiş gibi duruyor bu film. Her ne kadar sonu kitaptaki gibi sönük ve dramatik bitse de, 2001'den beri hayatımızda olan 10 yıllık efsaneye saygılar ile bu yılın en iyi filmlerinden birisi olarak meseleyi kapatıyorum.

#12 X-Men First Class
Bu listede bir süper kahraman filmi görmek ne kadar anormal birşey acaba ? Dört gözle beklenen bir prequel projesiydi kuşkusuz. Bryan Singer'sız 3. filmden ve bir tane prequel filminden sonra iyice ama iyice gözden düşmüştü seri. Özellikle 2. filmde getirdiği çok yüksek seviyeyi, belki de Nolan'ın Batman'leri dışında kimse geçemedi. Bu sefer kızağa çekilip yapımcı koltuğundaydı. Matthew Vaughn gibi hem yapımcılıkta, hem de yönetmenlikte kendisini fazlasıyla kanıtlamış birisi gelmişti koltuğa. Müthiş bir senaryo ile de öylesine işlendi ki, bu yıl gördüğüm en iyi süper kahraman filmiydi. Bir prequel olması da ayrı bir süsü aslında. Oscar'da teknik dallarda kazanabilir, çünkü adı üzerinde "Süper Kahraman Filmi". Bu yıl izlemediğim birkaç "başyapıt adayı" daha var listemde, belki onlardan sonra benim de gözümden düşebilir film. 

02 Aralık, 2011

Hugo Cabret

Hugo: Georges Méliès'in Fantastik Hayatı

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden birisi olan Martin Scorsese'nin, bir nevi saygı duruşu niteliğindeki başyapıtı, Hugo, bu yılın en muhteşem biyografik-fantastik filmi. Ve bu yılın kanımca en iyi filmi. Bir çok element tanıdık, bir çok element gördük ama bu film gibisini bu yıl göremedik. Bu denli sıcak, bu denli fantastik, macera dolu, müthiş görsel şölen ile beraber harika müzikleri, olağanüstü oyunculuklar ve Scorsese farkı ile bu denli profesyonel bir film görmedik, demek istediğim o.

Eğer sinemayı kim yarattı deseydik ilk cevap büyük ihtimal copy+paste yöntemi ile Lumiere Brothers olacaktı. Ama sinemayı gerçek anlamda kim yarattı deseydik, bunun cevabı da Georges Meiles olacaktı, olmalıydı, olmalı. Filmin her ne kadar ilk yarısı, ismi gibi Hugo'yu anlatsa da, filmi film yapan 2. yarıda asıl önemli pay sahibi Melies'in hayatı, biyografik ve fantastik yaşamı. Nefes kesici set dekorasyonları, akılalmaz hayal gücü, ilk kez kullanılan harika sinema teknikleri... Meiles'i anlatmak istesek bu 3 cümle yeterli olurdu heralde. Ama yok, Scorsese öylesine müthiş anlatıyor ki bu hikayeyi, zaten 30'ların içindesiniz orası aşikar, ama bir çocuğun gözünden sinemayı tekrar görme fırsatı buluyoruz. Cinema Paradiso etkisi daha ilk dakikalarda başlıyor. Tek eksiğimiz bir Alfredo'muz yok.
Hugo (Asa Butterfield) ve Isabelle (Chloe Grace Moretz)
Çok muhteşem bazı sekanslara sahip, sanırım birini söylemeden geçemeyeceğim. Hugo'nun gözünden otomaton ile hayallere dalarken, Hugo'nun babası Jude Law geliyor ekrana. Ona bu mesleği, pardon bu yaşam tarzını öğreten babası. Değersiz olduğu düşünülen otomatonu alıp onu insan şekline bürüyen babası. Ama talihsiz bir kazada onu yarı yolda bırakan babası. Hugo, bu anılarından çıkarken otomatona bakıp ne kadar yalnız olduğunu görüyor. Belki de onu hayata bağlayacak şeye bakıyor aslında. Çok zor bir sahne, basit gibi görünse de çok zor.
Secret Key. (Yok o kadar gizem yok, otomaton için)
Gerçek hayata tekrar döndüğümüzde, artık bizi muhteşem Ben Kingsley karşılıyor. Bir o kadar iyi Sacha Baron Cohen(!!!) eşlik ediyor. Bu tür filmlerde yan karakterlerin ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Ama dikkat, Kingsley yan karakter olmayabilir. (Yine mi spoiler oldu ne)
Georges Meiles (Ben Kingsley)
Daha önce The Aviator ile üstadın çalışma şansı bulduğu John Logan senaristlik koltuğunda. Aynı zamanda, tüm zamanların en iyi filmlerinden Gladiator'ün de yazarı. Bu yılın en iyi animasyonu Rango'nun, Edward Zwick başyapıtı Son Samuray'ın da. Müthiş bir uyarlama örneği var, orası aşikar. Ama diyaloglar bir o kadar güzel. Senarist bölümünü çabucak geçiştiriyorum, çünkü bu hazzı siz yaşamalısınız.

Martin Scorsese'in, son zamanları bırakın, kendisinin en iyi 10 filminden birisi olacak güzellikte bir film. Müthiş bir CGI kullanımı, 3D kullanımı, klasik ve büyüleyici Scorsese kadrajı, harika
Howard Shore besteleri, tarihi, biyografik ve fantastik anlatımıyla sizi hiç olmadığı güzellikte büyüleyecek, abartmıyorum, bu yılın en iyi filmi. Scorsese'in Cameo'su hiç olmadığı kadar güldürdü beni, Spielberg'ün Tintin'deki Cameo'sundan sonra bu da iyi geldi. Güldürdü. Eğlendirdi. Ama salonda sadece beni. Filmin yapımcıları arasında Johnny Depp'de var, bu da benden ekstra bilgi olsun.

Ay'a Yolculuk'u seyrederken duygulanacak, bir sinema efsanesinin çöküşüne ve yükselişine şahit olacak, hem hüzünlenip hem de mutlu olacağınız bir film, Hugo. Filmin sonunda alkışlamak istedim, hatta "Carpe Diem" deyip alkışlayacaktım. Olmadı işte. Gişedeki muhteşem güzellikteki kıza da öneremedim filmi. Fazlasıyla keşkeler ile ayrıldım sinemadan. Kaçırmayın, gidin. Immortals gibi şişirme bir filme vereceğiniz 3D parasını, mümkünse Hugo'ya verin.

Önemli Not: 
Filmin ilk gösterimine katılan James Cameron'ın görüşü şöyle; “3D’nin sinemada en iyi kullanımı. 3D teknolojisi Scorsese’nin elinde farklı renklere dönüşmüş.''

16 Kasım, 2011

Midnight in Paris

Paris'teki Geceler..


Açık sözle başlamak istiyorum yazıma. Daha önce hiçbir Woody Allen filmi izlemedim ! Kimileri için küfür niteliğinde şu söylediklerim, çünkü usta belirli bir hayran kitlesine sahip dünyada.  Kimileri için de zaten hiç önemli değil bu söylediğim. Romantik komedi diyince de aklıma ne yazık ki Woody Allen gelmiyor benim, Billy Wilder geliyor. Belki ben geri kafalıyım, ama ilkleri severim. İlk bilim-kurgu filmini de, ilk plot twist bulunan filmi de...


Madem açık sözlerle başladık yazımıza, devam edelim bakalım böyle. Ağır film bekliyordum, durgun, 2-3 sahnede mesaj kaygısı taşıyan, son sekansında filmi bağlayıp "ben başyapıt yaptım" edasında seyirciyle adeta billur geçen birşey olmasını. İnsanın başına ne gelirse meraktan değil, önyargıdan gelirmiş. Boşu boşuna germişim kendimi durduk yere. Öyle durmuş bir köşesinde arşivimin. Ama şunu da söylemekte fayda var, bu film bir 90 dk olsa gene izlenir. Hatta sabaha kadar Paris'i çekse yönetmen, gene izlenir. Senaryoda ciddi bir ustalık var. Hemde en ciddilerinden !


Senaryosu zaten beklendiği üzere tipik Woody Allen filmi zekasında. Annie Hall, Manhattan gibi kült romantik filmler çıkarmış birisinden zaten seviye olarak düşük birşey beklemiyordu kimse. Tabi korkular vardı, Vicky Cristina Barcelona gibi, You Will Meet a Tall Dark Stranger gibi vites küçülten bir proje gelebilirdi seyircinin karşısına. Ama Cannes'da çıktığı ilk gün öyle güzel tepkiler aldı ki, sanki üstat son yıllarda yaptığı tüm hataları telafi etmiş gibiydi. Aslında çok da umrunda değildi. Zaten yeterince kredisi olan birisi. Neyse ki böyle düşünen birisi de değil.

Marion ve Rachel arasında seçim yapmak isteyenlere...
Senaryo, Back To The Future hayranları için bir nevi onun "romantik-komedi" versiyonu. Her ne kadar Woody Allen zekası her alanda mis gibi koksada senaryonun, kemik yapısı ve içinde bulundurduğu sivri mesajlar ile andırıyor bize o güzelim üçlemeyi. Ne kadar geçmişe gidersek gidelim, elbet insanoğlunun doğasındaki bıkkınlık gelip rastlayacaktır. Kiminin altın dönemi 1920'lerdir, kiminin 1890'lar, kiminin rönesans, belki de Orta Asya'dır. Hayatın içine girerek herbirini tecrübe eden bir "Woody Allen Alter Ego'su" izliyoruz aslında Gil kadraja girdiğinde.

Owen Wilson'u beğenmeyen, hocasını da beğenmesin sıkıyorsa !
Filmde çoğu oyuncunun kısa kısa rolleri var. Özellikle Kathy Bates ve Adrien Brody'nin rollerine dikkat ! Yan karakterler nasıl başrolden daha popüler olur işte onların göstergesi bu ikili. Zaten Owen Wilson'a hiçbirşey söyleyemeyiz, Woody Allen kendi halefini bulmuş gibi. Pek o taraklarda bezi olmayan birisi ama Wilson. Az çok hangi projelerde rol kestiğini bilenler bilirler. Onun dışında Marion Cotillard başta olmak üzere Rachel McAdams ve Lea Seydoux'un müthiş güzellikleri, bir Woody Allen filminde 3 güzel kızın olması ilkini de taşıyor belki.

Çıldırtan bir güzelliğe sahipsin... (Replik değil bu)
Sinematografisine, kadrajına, zeka dolu senaryosuna ve Paris'e hayran kalacağınız, çok sıcak, romantik filmden haz etmeyenlerin bulaşmaması gereken, Woody Allen'ın en iyi filmlerinden birisi. Değeri verilmiyor, büyük ihtimal de verilmeyecek. Ama bu başyapıt, şimdiden bir kült ve klasik olmaya aday. Ciddi tavsiyemdir.

03 Kasım, 2011

Battle: Los Angeles

"Ciddi" Psikolojik Baskı

70'lerin başında "ciddi" anlamda sinemamıza bulaşan "uzaylı" kavramı, aslında içi boş bir balondan ibaret. Bunu en iyi yapan Spielberg, ülkesinin uzaylı paranoyasını her yaptığı filmde eleştirdi. Hele E.T. filminde öylesine ele aldı ki, belki de kendisinin en iyi filmini yarattığı zamandı. Bu yıllarda da, özellikle 2011 yılında gelen 2 normal uzaylı filminin ilk versiyonu Battle LA filmiydi. Şu an hakkında yapılan tüm eleştirilerin %80'i önyargılı ve üşengeç yaratıklar tarafından yapıldığını da hatırlatmak gerek.


Evet, sıradan bir bilim-kurgu filmi. Hatta ben bu başlığı bile atmazdım. Atmadım da... Sorarsanız "aga bu nedir" diye, anlatacağım, sabredin.


Amerika'nın sürekli bizlere anlattığı uzaylı paranoyasına 2005'te Spielberg'de bulaşınca (1977'de bulaşmadı, adam gibi film izleyin !) artık bu işin suyunun çıktığını, sadece sübliminal mesaj göndermek için yapıldığını "soluduğumuzun hava olduğunu zannetmeyen her kişi" biliyor artık. UFO, Alien, uzaylı.. adına ne derseniz deyin tamamen safsata.


Los Angeles (Yozgat'ı mı beklemiştin ?)


Bakın, bir filmin senaryosu ve kurgusu eleştirilebilir. Ama konusu eleştirilemez. Sonuçta insanlar istediği konudan senaryo yazabilirler. Onu da kurgulayabilirler. Ama, 5 milyar yıllık dünya tarihinde sanki 2011 yılını bekliyormuş hissi veren şu uzaylı saldırısı, korku imparatorluğu kurmak isteyen gizli örgütlerin planından başka birşey değil. (masonlar, onların tehlikeli kuruluşları, çeşitli finansörler, süper güç devletler...)


Görsel efektin doruk yaptığı bir film. Bazı yerlerde bug olsa da, onları es geçerseniz gerçekten harika bir hazza ulaşıyorsunuz. Militarist yönü çok güçlü, gayet iyi. Bazı dram sahneleri klişe, ama dokunaklı. Genel anlamda misyonu olmayan uzaylılar bize saldırıyor işte. Konu bu. Ciddi anlamda Black Hawk Down başyapıtına benziyor. Hatta savaş stratejisi, diyaloglar, askerler...


Ölmeyen uzaylı. (Normalde de böyleydi, keklik avı değil bu sonuçta)


Ne çok kötü bir film, ne de iyi bir film. Ne de vasat bir film. Yani ne ortası var, ne sonu var, ne de başı var bu filmin. Ama şu klişe saçmalığa da son vermek gerekir. "Filmi boş zamanınızda izle(me)yin !!!" Ayrıca ucuz eleştirmen çakmalarının kendi mabatlarından salladığı 3-5 mantık hatası ile filmi hemen rezil konumuna da getirmeyin. Sanki çok savaş gördüler, sanki her gün savaşıyorlar, sanki kıbrıs gazileri, sanki güneydoğu gazileri, sizi klavye cengaveri göbekli yaratıklar sizi.. Hepimiz biliyoruz ki siz anti-militarist olmaya çalışan, zamanı geldiğinde tıpış tıpış askerine giden, klavye başından aslan-kaplan, sokakta bir fare kadar korkak yaratıklarsınız. (Ne oldu, ilk defa birisi yüzünüze mi çarpıttı ?)


Bütün film bu kadar sinematografik değil. Kamera zıp zıp zıplıyor.


Fazlaca savaş filmi izleyenler için küçük dozajda bir tatmin olacaktır. Ama Er Ryan'ı Kurtarmak gibi, İnce Kırmızı Hat gibi veya Kara Şahin Düştü gibi bir başyapıt beklemeyin. Beklentilerinizi kısarak, hoş vakit geçirebileceğiniz bir sevgili gibi bakın kendisine. 2 saat sonunda da mümkünse yüzüne bakmayın. Çünkü ne içinde bir önermesi var, ne de elle tutulur bir sözü var. Ne boş, ne de dolu. Ne de yarım.





25 Eylül, 2011

The Tree of Life


Hayatın Evreleri

Her ne kadar filmin ismi Hayat Ağacı olsa da, anlattığı konu bakımından hayatın evrelerini resim resim bizlere göstermeyi başarabilen bir yapıt. Eğer ki bu filmi bir film ile benzetecek olursak, o 2001 olmaz, olamaz ! İşin içinde "60 milyon yıl öncesi, dinozorlar, dünyanın oluşumu, big bang" var diye hemen 2001 yaftası veya esinlenmesi vurmak, başta Tarkovsky olmak üzere bu işi çok iyi yapan büyük yönetmenlere hakaret olacaktır. Bakın Kubrick demedim, Tarkovsky dedim. Sebebi de açık, yaslanın arkanıza, televizyonunuzun sesini biraz kısın yankı yapmasın.

Tarkovsky'nin muhteşem kadrajından dökülen satır satır bir film izlemiştim geçenlerde (ne ayıp ama, geçenlerde..) Andrei Rublev. Benzerlikleri yok değil, ama tabi %100 bir benzerlik söz konusu da değil. Rublev'in en büyük özelliklerinden birisi, yanlış anlamaya sebebiyet veren din kavramını en iyi biçimde, Rusya'nın döneminde yaşadığı içsel ve siyasi sorunları ile, sanatsal bir şekilde harmanlamasıydı. Benzettiğim nokta durağan ve derinden anlatımı. Şöyle ki, özellikle Malick'in ilk defa kullanımına soktuğu bilim-kurgu ve görsel efekt gibi ögeler ile sessiz bir şekilde sadece görüntüler ile bize ortam hazırlayıp birşeyler anlatmaya çalışıyor üstat. Ataerkil veya ezen-ezilen düzenin taa dinozorlar devrinden başladığını, hatta ve hatta dünyanın ilk oluşumunda bile görüldüğünü gösteriyor. Koskoca Dünya, küçük bir meteor parçasını rahatlıkla yok ediyor, büyük bir dinozor, küçüğünün kafasını çok güzel yere vurabiliyor.

Brad Pitt, sert, diktatör, memur tipli bir babayı oynuyor.
Film, tanımında yer aldığı kadar basit değil. Bir çocuğun gözünden izlesek de bütün hikayeyi, o kadar basit konu üzerinden bize mesajlar vermiyor. Ataerkil bir düzene sahip monoton bir Amerikan ailesi konumuz.. Baba, hayatında hiç sevgi görmemiş, tam bir diktatör edasında evin her karesine sahip olduğunu zanneden, kendi kanından olan oğullarına bile aşağılık gözle bakan sert bir yapıda. Anne tam tersi.. Çocuklar da eğlence peşinde aslında, büyüyorlar.. Sinek ilacı arabasının peşinden koşturmak, evlerin camlarını kırmak, beyzbol oynamak, anneleriyle uğraşmak, güreşmek, dövüşmek.. Büyüyorlar.. Bir nevi orada biz kendimizi de görüyoruz aslında.
Çocuk karakterler harika oynuyor.
Hayatı sevin, yeşili, doğayı sevin. Onlar bize verilen bir hediye" diyor filmin bir yerinde Anne. Bir yerinde "Mutlu olabilmenin tek yolu sevgidir" diyor Anne. Bir yerde çocuk babasının ölümünü istiyor. Bir yerde buna pişman oluyor. Yaşayanlar için söylüyorum, çok dokunaklı değil mi sizce ?

Hayatı boşu boşuna yaşamamamız için bizi öylesine titretiyor ki film, her anında bangır bangır bağırıyor neredeyse. Sevmediğim bir tabir olan "sanat filmi" klişesini kullanmak istemiyorum, çünkü bu kadar basite indirgenecek bir film değil. Unutmayın, bir film değil, düşündüren bir hayat evresi belgeseli izliyorsunuz. Düşünüyorsanız, varsınızdır. Eğer düşünmeden, normal vurdulu kırdılı film havasında izleyecekseniz bu türde bir sürü klişe var, ama Hollywood'un son dönemdeki çöküşünü kurtaracak filmlere lütfen bulaşmayın, sebebi sizlersiniz çünkü. Siz o saçma tür filmleri sevdiğiniz için onlar kendini tekrar ediyorlar. Yaratıcı, özgün, fazlaca düşündüren filmler de ortada kopil gibi bırakılıyor.


Sean Penn, filmde çok az gözüküyor.
Anlatmak istediği, vermek istediği konu bütünlüğü ilk bakışta çok ama çok kopuk gözüküyor. Ki bu bana Rublev'de de olmuştu. Zaten sizi izlerken düşündürmüyor, bittiğinde düşündürüyor. İzlerken tek yapmanız gereken sahneleri ezberlemek, anında düşünmeye kalkarsanız film kopuyor. Ki ben yorgun bir günün sonunda ilk saatini izledim, ertesi gün çoğu sahneyi unuttuğumu gördüm. Tek parçada, büyük bir sabırla, önyargısız, sanat kaygısı olmadan, normal bir film izliyormuş edasında, kendinizi %100 vererek izlemelisiniz.

Anladım diyen kendini kandırır, bu yüzden ben anladıklarımı yazdım. Sayfalar dolusu yazmak isterdim ama bazen susmak en iyi ifade tarzı olabiliyor. Bir süre kendinizi sessizliğe gömün film bittiğinde.